bence…

hayata dair herşey…

Arşiv Ağustos, 2006

keten tohumu

Yazan: bence Ağustos 30, 2006

zzz.jpegÜzüm çekirdeği kadar,hatta daha da popüler bugünlerde.Zayıflamak isteyenlerin ise baştacı oldu.Kiloları yavaş yavaş alan insanlar maalesef alınan kiloları geri verme konusunda fazlasıyla sabırsız.Son yıllarda toplum olarak içine düştüğümüz zayıflama ve rejim krizine daha sonra değineceğim.Önce biraz keten tohumundan bahsedelim bakalım….

Öncelikle kronik kabızlığa karşı kullanılır. Çok etkili müshil ilaçlarının, sürekli kullanım halinde bağırsakları tahriş ettiği ve organizma için gerekli olan minerallerin (özellikle potasyum) azalmasına yol açtığı artık biliniyor. Halbuki, keten tohumu kullanımında bu tür yan etkiler kesinlikle söz konusu olmaz. Çünkü keten tohumunun müshil etkisi mekaniktir. Sabah ve akşam olmak üzere günde iki kere, en az ikişer yemek kaşığı dolusu, ezilmiş veya öğütülmüş keten tohumu, bol suyla yutulmalı, daha sonra da 1-2 bardak su içilmelidir. Bağırsaklara ulaştığında genişlemeye başlayan keten tohumu, bağırsakları uyarır.
Müsilaj hücreleri, hacimlerinin en az dört katına kadar su tutma kapasitesine sahip oldukları için şişme özelliği gösterirler. Bu özellik sayesinde düzenli kullanımda bir süre sonra barsak peristaltiği normal olarak çalışmaya başlar. Barsak pasajlarından geçerken içermiş olduğu değerli sabit yağlar da emilime uğrar. Böylece gereksinim duyulan enerji karşılanmış olduğu gibi, tokluk, barsakta doluluk hissi vermesi, özellikle rejim yapan kişilerde sağlıklı kilo verilmesine yardımcı olur.
Öğütülmüş keten tohumu, içerdiği doymamış yağ asitlerinin çabuk okside olma özelliği nedeni ile değerini süratle yitirir. Bunun yanında keten tohumunun sert ham kabuk dokusunun homojen olmayan bir şekilde parçalanması, barsak çeperlerine ciddi olarak zarar verebilir.Evde taze olarak öğütülüp tüketilmesi tavsiye edilen keten tohumunu en pratik şekilde kahve değirmeniyle ezebilirsiniz.Böylece hem değer kaybına uğramaz(her defasında yiyeceğiniz kadar öğütün) hem de homojen şekilde öğütülmüş olur.
Keten granüllerinde vücudun optimal yararlanabileceği potasyum, kalsiyum, magnezyum, fosfor, demir, bakır, çinko, selenyum ve boron gibi mineral bileşiklerinin oranı toplam %3 civarındadır.anki. Keten tohumunun amino asit profili soya ununa benzer özellikler gösterir. İçerdiği N-3 yağ asiti oranı, (Omega-6 nın yaklaşık dört katıdır) çözünebilir ve çözünemez liflerce zenginliği ve bir çeşit bitkisel östrojen olan lignanların en zengin kaynağı olması nedeniyle keten tohumu beslenme uzmanları tarafından sıklıkla önerilir. Lignanlar, hormonlara bağlı kanser türlerinde (göğüs, prostat vb.) seks hormonlarına müdahale ederek kansere karşı koruma yapar; tümör hücrelerinin büyümesini engeller. Keten tohumunda bulunan lignanlar birer doğal SERM’dir (östrojeni seçerek alan modülatörler); östrojen kullanımının zararlarından korurken tüm diğer olumlu etkilerinden de yararlanmayı sağlarlar. Örneğin; östrojenin kemiklerde bağlantı kurup büyümeyi sağlamasına izin verirken; hasar verebileceği göğüs ve rahim içi gibi hassas bölgelere girmesine izin vermezler. Fazladan bir hücre büyümesi olmadığında kanser riski azalır. Keten tohumu 100 gramda toplam 240.6 mg. bitkisel östrojen içerirken, birçok diğer gıda maddesinde bu 100 gramda 17 mg.’ı geçmez.Keten tohumu üzerine yapılan araştırmalar, düzenli keten tohumu kullanımının dolayısı ile alfa linolenik yağ tüketiminin, arterioskılerozun (damar sertliği) gelişmesini önleyebileceğini, iltahabi hastalıklarda olmalı ve otobağışıklık rahatsızlıklarında etkili olabileceğini göstermektedir. N-3 çe dengeli beslenmenin kanseri engelleyici özellikleri de tespit edilmiştir. Yağ asitleri dengesinin N-6, doymuş yağ asitleri ve trans yağlar tarafına kayması sadece daha az N-3 tüketmemiz anlamına gelmemekte aynı zamanda bu yağlar, alfa-linolenik yağ asitinin uzun zincir N-3 yağ asitlerine dönüşmesi engelleyerekte vücudumuz N-3 yağ asitlerinden gerekli faydayı sağlamasını engellemiş olurlar.
Günlük 2000 kcal.’ ye eşdeğer besin tüketen bir insan için günde 1 çorba kaşığı öğütülmemiş keten tohumu kullanımı N-3 yağ asitleri kullanımı açısından yeterli katkıyı sağlayacaktır.

Yazı kategorisi: sağlık | 2 Yorum »

baştankara

Yazan: bence Ağustos 30, 2006

blue-tit-32.jpg

blue-tit-06.jpg

great-tit-14.jpg

tlong-tailed-tit-25.jpg

Yazı kategorisi: resimler | Yorum Yok »

cıllıt bang ne temizler?

Yazan: bence Ağustos 30, 2006

Kendim ve annem de dahil olmak üzere kullanıp da şunu temizledim diyen kimseyi duymadım.Aksine herkes giden parasına yanmakta.
Reklamını hazırlayan firmayı tebrik etmek lazım.Garâbet şeyi mucize gibi yutturdular.
Benckisere de tavsiyem sakın bu ajansla çalışmayı bırakmasınlar.
Sizlere tavsiyem ise kesinlikle alıp da paranızı çöpe atmayasınız.
DEMEDİ DEMEYİN…

Yazı kategorisi: demedi demeyin | Yorum Yok »

kafamın üstünde kafa var…

Yazan: bence Ağustos 30, 2006

Sokaklarda gezerken insanın gözüne neler neler takılıyor.
Edep çizgisini çoktaaan arkada bırakan genç çiftler,evdeki pijamasıyla sokağa çıkanlar,parmak kadar varisleriyle mini etek giyenler,benim kilom kadar fazla eti olduğu halde bodyle dolaşanlar ve bir de kafalarının üstünde kafa taşıyanlar….
Ben en çok son kategoriye takılıyorum.Bu tabir elbette başını örten(ya da örttüğünü sanan)lar için.
Eşarpları kaymasın diye içlerine taktıkları bonelerin altına kafaları kadar,bazen de kafalarından bile büyük çaput dolayanları gördükçe tüylerim diken diken oluyor.Merak etmiyor da değilim aynaya baktıkları zaman ne gibi bir memnuniyet duyduklarını.Minibüste arkalarında oturuyorsanız mümkün değil ki ileriyi görebilesiniz.
Kapanmanın da bir kuralı,bir amacı olduğunu bilmeyen,
Sokağa çıkarken topluma ve kendine saygısı olmayan ve bunu her haliyle belli eden,
Sağından solundan etlerini fışkırtan,
Kapandığını zanneden çıplaklar
Bu yazımı sizlere ithaf ediyorum.Hediyem olsun!

Yazı kategorisi: aklıma gelenler | Yorum Yok »

PASTORİZE Mİ ÇİĞ Mİ?

Yazan: bence Ağustos 29, 2006

Doğulular ve Afrikalılar geleneksel olarak, müshil amaçlı kullanımı hariç sütten uzak durmuşlardır. Ama batı dünyasında insanlara hayatları boyunca her gün süt içmeleri söylenir.

Doğaya baktığımızda, yavruların diğer yiyeceklerle sütten kesildiği zamana kadar yalnızca sütle beslendiğini görürüz. Sütün sindirimini sağlayan laktaz enziminin, ergenliğe geçişle birlikte insan sisteminden kendiliğinden yok olması; yetişkin insanların süte besin olarak kaplanlardan ya da şempanzelerden daha fazla ihtiyacı olmadığını gösteriyor.

Süt, çiğ olarak tüketildiğinde tam protein besin olmasına rağmen yağ da içerdiği için kendinden başka bir besinle zor karışır. Buna rağmen günümüzde yetişkinler diğer yiyecekleri devamlı soğuk sütle “yıkarlar”. Süt mideye girdiğinde hemen kesilir ve mevcut başka bir yiyecek varsa kesilmiş süt tanecikleri diğer yiyecek taneciklerinin etrafında pıhtılaşır, onları
mide özsularından yalıtırak sindirimi geciktirir, çürüme başlangıcına ortam sağlar. Bu yüzden süt tüketimi ile ilgili ilk ve en önemli kural şudur: “Ya tek başına iç, ya da içme.”

Bugün süt, içindeki doğal enzimleri yok eden ve nâzik proteinleri değiştiren pastörizasyonun her yerde uygulanması yüzünden, daha da sindirilemez hâle gelmiştir.

Çiğ süt, sütün sindirimini sağlayan laktaz ve lipaz aktif enzimlerine sahiptir. Canlılığını yitirmiş laktazı ve diğer aktif enzimleri içeren pastörize süt, yetişkin mideler tarafından gerektiği gibi sindirilemez.

Şişeyle beslenen bebeklerin yaşadığı karın ağrısı, pişik, solunum rahatsızlıkları, gaz ve diğer rahatsızlıkların da gösterdiği gibi çocuklar bile bu konuda sıkıntı çeker. Enzimlerin eksikliğinin ve hayâtî proteinlerin değişmesinin, sütteki kalsiyumu ve mineral elementleri erittiği de kuşku
götürmez.

1930′larda Dr. Francis M. Pottenger, pastörize ve çiğ sütle beslenmenin 900 kedi üzerindeki etkilerine ilişkin 10 yıllık bir çalışma yürüttü. Bir grup yalnızca çiğ süt alırken, diğer grup aynı kaynaktan alınan pastörize sütle beslendi.

Çiğ süt içen grup kuvvet bularak büyüdü, hayatı boyunca sağlıklı, aktif ve canlı kaldı ama pastörize sütle beslenen grup kısa süre sonra durgun, sersem ve normalde insanlarla ilişkilendirilen kalp krizi, böbrek yetmezliği, tiroit bozukluğu, solunum rahatsızlıkları, diş kaybı, kemik zayıflığı, karaciğer iltihabı gibi kronik yozlaştırıcı rahatsızlıklara karşı savunmasız hâle geldi.

Ama Dr. Pottenger’in en çok dikkatini çeken ikinci ve üçüncü nesillere olanlardı.

Pastörize sütle beslenen grubun yavrularının hepsi pastörize sütten kalsiyum emiliminin olmadığını gösteren zayıf ve küçük dişler, kalsiyum eksikliğinin açık ifadesi olan güçsüz kemiklerle doğdular.
Çiğ sütle beslenen grubun yavruları ebeveynleri gibi sağlıklı kaldı.

Pastörize sütle beslenen grubun üçüncü kuşak yavrularının birçoğu ölü doğarken,
kurtulanlar ise kısırdılar ve üreyemiyorlardı. Çiğ sütle beslenen grup soyunu
sürdürürken, pastörize sütle beslenen grupta dördüncü nesil olmadığı için deney bitmek durumunda kaldı.

Eğer bunlar pastörize sütün zararlı etkilerinin yeterli kanıtı değilse, ticârî süt endüstrisinin kabul etmekten tiksindiği, kendi annelerinden alınan pastörize sütle beslenen buzağıların genellikle 6 hafta* içinde öldüğü gerçeğini dikkate alın.

Çiğ sütün lehinde, pastörize sütün aleyinde bulunan bu gibi bilimsel kanıtlara ve yirminci yüzyılın başlarına kadar insan türünün çiğ sütle beslendiği gerçeğine rağmen bugün Amerika’da birkaç eyalet hariç çiğ süt satmak yasal değildir.

Doğal niteliklerinden uzaklaştırılmış süt, insan ömrünü uzatmada hiçbir fayda göstermezken; sütü pastörize etmek raf ömrünü uzattığından süt endüstrisi için daha kârlıdır. Dahası, pastörizasyon hepsini olmasa da bazı tehlikeli mikropları öldürerek sıhhî olmayan mandıralardaki hasta ineklerden alınan sütü göreceli olarak “zararsız” hâle getirir ve bu da süt endüstrisinin mâliyetlerini azaltır.

Dr. Pottenger’in pastörize sütle beslenmiş kedilerinin kısırlaşması ve gücünü yitirmesi için yalnızca üç kuşak geçmesi yeterli olmuştur. Amerikalıların ve Avrupalıların neredeyse aynı sayıdaki kuşağı pastörize sütle beslenmiştir. Bugün, kısırlık Amerikan çiftleri için başta gelen sorunlardan biriyken; kalsiyum eksikliği de öyle yayılmıştır ki,
Amerikalı çocukların yüzde doksanı kronik diş çürümesi sorunuyla karşı karşıyadır.

İşin daha kötüsü, şimdilerde kaymağının ayrılmasını önlemek için süt “homojenize” ediliyor. Bu, yağ moleküllerinin sütün geri kalanından ayrılmayacağı noktaya kadar mayalanmasını ve öğütülmesini gerektiriyor. Ama aynı zamanda bu durum, süt yağının küçük parçacıklarının ince bağırsağın duvarından kolayca geçmesine izin vererek, doğal niteliğini kaybetmiş yağ ve kolestrolün vücut tarafından emilme miktarını büyük oranda arttırıyor.

Aslında homojenize sütten, saf kremadan aldığınızdan daha fazla süt yağı alırsınız!
Kemik erimesi rahatsızlığı olan kadınların pastörize süt ürünleri ile ilgili gerçekleri dikkate almaları gerekir. Doğal niteliklerinden uzaklaştırılmış bu süt, bu durumu önlemek için yeterince kalsiyum sağlamaz.

Büyük miktarlarda pastörize süt ürünleri tüketen Amerikalı kadınlar, dünyanın en yüksek sayıdaki kemik erimesi vakalarından muzdariptirler.

Örneğin, çiğ lahana; herhangi bir miktar pastörize süt, yoğurt, çiftlik
peyniri veya doğal niteliği bozulmuş diğer süt ürünlerinden daha fazla
kalsiyum sağlar.

Kuzey Dakota’nın Grand Folks şehrindeki İnsan Araştırma Merkezi’nde yapılan
yeni çalışmalar gösteriyor ki, boron elementi kalsiyumun besinlerden emilmesinde ve kemik yapımında kullanılmasında temel bir role sahiptir.

Daha da dikkate değer bir nokta şudur: Yeterli miktarda boron verildiğinde kadınların kanındaki östrojen seviyesi, Batı’da kemik erimesine karşı genel bir geçici önlem olan östrojen yenileme terapisine duyulan ihtiyacı ortadan kaldırarak, iki katından daha fazla arttı. Boronu nereden bulabiliriz?
Özellikle elma, armut, üzüm, fındık, lahana ve diğer lifli sebzeler gibi kasiyumu da bulduğumuz taze meyve ve sebzelerden. Doğa zaten ihtiyacımız olan hayâtî besin kaynaklarının tümünü birbirini tamamlayan şekilde bolca sağlamıştır ama insan onları öldürene kadar pişirmekte ve işlemekte ısrar eder ve sonra diyetinin neden “işe yaramadığını” düşünür durur.

Yetişkinler harika bir besin olan çiğ sütü temin edemedikleri sürece, günlük diyetlerinde yer alan sütü yeniden gözden geçirmelidirler.

Çocukları “güçlü ve sağlıklı” büyüsünler diye pastörize sütle tıka basa doldurmak düpedüz deliliktir, çünkü en basitinden, onlar içindeki besinleri ayrıştıramazlar.

Aslında, doğal niteliğini yitirmiş süt ürünleri, bağırsakları tabaka tabaka balçık gibi çamurla tıkayarak organik besinlerin emilimine engel olduğundan; erkekler, kadınlar ve çocuklar diyetlerindeki tüm pastörize süt ürünlerini çıkarmalıdırlar.

İnek sütü buzağılar içindir ve bebekler de sütten kesilene kadar anne sütüyle beslenmelidir. Doğa her iki tip sütü ve sindirim sistemini buna göre tasarlamıştır.

Anne ineğin pastörize sütü ile beslenen buzağıların genellikle 6 hafta içinde öldüğü bilimsel olarak belgelenmiştir ki, bu da pastörize inek sütünün buzağı için olduğu gibi, insan için de sağlığa yararlı ve hayat veren bir besin olmadığını gösterir. Buna rağmen, yetişkin insanlar doğal niteliklerinden uzaklaştırılmış bu salgıyı hem bebeklerine içirirler hem de kendileri tüketirler.

İnek sütü, insan sütünün 4 katı protein ve sadece yarısı kadar karbonhidrat içerir. Pastörizasyon, inek sütünün içinde bulunan yoğun proteinin sindirilmesini sağlayan doğal enzimi yok eder. Böylece; bu fazla süt proteini, bağırsakları çamurla tıkayarak, insanın sindirim yolunda çürür.

Bu çamurun bir kısmı kana sızar. Süt ürünlerinin günlük tüketimleriyle bu kokuşmuş çamur biriktikçe, vücut çamurun bir kısmını deriden (sivilce, leke ile) ve ciğerlerden (nezle ile) dışarı atarken kalanı içeride iltihaplanır, enfeksiyonlara sebep olan mukoz oluşturur, alerjik tepkilere yol açar, eklemleri kalsiyum tortularıyla sertleştirir.

Kronik astım, alerji, kulak enfeksiyonları ve sivilcenin birçok çeşidi süt ürünlerini diyetten çıkarmakla kolayca iyileştirilebilir.

İnek sütü ürünleri özellikle kadınlar için zararlıdır. Süt kadınların vücudundan dışarı akmalıdır, içeri değil. Pastörize inek sütünün kadınları güçten düşüren etkileri, süt üretimini arttırmak için ineklere enjekte edilen sentetik hormonlarla daha da şiddetlenir. Bu kimyasallar titizlikle dengelenmiş dişi endokrin sistemine çok zarar verir. Besin ve İyileşme (Food and Healing) adlı kitabında besin terapisti Anne Marie Colbin süt ürünlerinin kadınlar için yarattığı felaketi şöyle açıklar: “Süt, peynir, yoğurt ve dondurma gibi süt ürünlerinin tüketimiyle; yumurtalık tümörünü ve kistlerini, vajinal akıntıları ve enfeksiyonları da kapsayan dişi üreme sistemindeki çeşitli hastalıklar
kuvvetle bağlantılıdır. Bu bağlantının, süt ürünlerinin tüketimine son verdiklerinde problemlerin azaldığını veya yok olduğunu bildiren tanıdığım sayısız kadın tarafından defalarca doğrulandığını görüyorum. Lifli tümörlerin geçtiğini veya dağıldığını, rahim kanserinin durduğunu, ade üzensizliklerinin düzeldiğini duyuyorum. Kısırlık bile bu
yaklaşımla birkaç örnekte ortadan kalkmış görünüyor.” Birçok kadın ve erkek, doktorları iyi bir kalsiyum kaynağı olduğunu söylediği için süt ürünleri tüketiyor. Bu bâtıl bir tavsiyedir.

Doğrudur, 100 gramında 33 gram kalsiyum bulunan insan sütü ile karşılaştırıldığında, inek sütü her 100 gramında 118 mg kalsiyum içerir.

Ama ayrıca, inek sütü 100 gramında insan sütünde 18 mg bulunan fosfordan 97 mg içerir. Fosfor, sindirim yolunda kalsiyum ile birleşir ve aslında kalsiyumun emilimini önler.

New York Devlet Üniversitesi tıp merkezinin pediatri bölüm başkanı Dr. Frank Oski şöyle diyor: “Yalnızca Kalsiyum-Fosfor oranı 2-1 olan besinler temel kalsiyum kaynağı olarak kullanılmalıdır. İnsan sütünün oranı 2.35′e 1, inek sütününki yalnızca 1.27′ye 1. İnek sütü ayrıca 100 gramında 16 mg sodyum içeren insan sütü ile karşılaştırıldığında 50 mg sodyum içerir, yani süt ürünleri muhtemelen modern batı dünyası diyetinin en yaygın aşırı sodyum kaynaklarından biridir.”

Bununla beraber, inek sütü daha iyi sindirilen ve sağlığa yararlı olan diğer besinler kadar iyi bir kalsiyum deposu değildir. 100 gramında 118 mg kalsiyum bulunan inek sütünü diğer besinlerin 100 gramı ile karşılaştırın:
Badem (254 mg), brokoli (130 mg), kıvırcık lahana (187 mg), susam tohumu (1,160 mg), bir tür su yosunu olan kelp (1,093 mg) ve sardalya balığı (400mg).

Kemik erimesine gelirsek, bunun daha çok beslenmedeki kalsiyum eksikliğinden değil, özelikle şeker gibi kemiklerden ve dişlerden kalsiyumu süzen beslenme etkenlerinden kaynaklandığını görürüz.

Şeker, et, rafine nişasta ve alkolün tümü, kanda sürekli bir asit ortamı yaratır ve asidik kanın kemiklerden kalsiyumu çözdüğü bilinir. Osteoporozu düzeltmek için en iyi yol, yukarıda belirtilen süt ürünü haricindeki kalsiyumca zengin besinleri tüketirken aynı zamanda kemiklerden kalsiyum çalan asit arttırıcıları diyetten çıkarmaktır. 3 mg boron minerali takviyesinin de kemiklerin kalsiyumu emmesine ve tutmasına yardım ettiği
görülür.

Geleneksel Çin tıbbı açısından bakarsak, süt bir çeşit “cinsel öz”dür. İnsan türünün başka bir türün cinsel özünü içmesi özellikle kadınlar için sadece hastalığa yol açar, çünkü içerdiği hormonlar insanın endokrin sisteminin hassas dengesini bozar. Eğer süt ürünleri içmekte ısrarlıysanız, en iyi tercihiniz insan sütünün besinsel karışımına ve dengesine yaklaşan keçi sütü olmalıdır. İnek sütünden yapılmış yegane tehlikesiz ürünler sindirilebilen bir yağ olan taze tereyağı, laktobakteri tarafından sizin için önceden sindirilmiş taze mayalanmış yoğurttur. Ama bunlar bile mâkul ölçülerde ve mümkünse çiğ, pastörize olmayan sütten yapılmış olmalıdır.

Kaynak:
www.hps-online.com –> Food & dieting –> The science of food combining

Milk and dairy www.hps-online.com –> Food & dieting –> Food profiles
–>
Dairy

Çeviren:

Hakan Arabacıoğlu

Yazı kategorisi: sağlık | Yorum Yok »

üzüm çekirdeği

Yazan: bence Ağustos 29, 2006

125061247_1580ebde67.jpg

Son yıllarda bitki çaylarına,tohumlara,bitkisel yağlara rağbet arttı.Bir biyolog olarak hiçbir şikayetim yok.Ancak toplum olarak bilinçli tüketim yerine saldırıyı tercih ediyoruz her konuda.Önce okuyup öğrenmeyi külfet olarak gördüğümüzden olsa gerek kulağımıza çalınan en ufak bir tavsiyenin kölesi olup soluğu aktarda alıyoruz.Evlerde raflar çürümeye terkedilmiş kuru otlar ve bitki çaylarıyla doldu.Neyi niçin kullandığımızı umursamuyoruz pek.
Aslında ilaç sektörünün hammaddelerinden başlıcasıdır bitkiler.Uygun saklama koşulları,toplanma zamanı,toplandığı bölgenin iklim şartları gibi pek çok faktör etkinliğinin artmasına veya azalmasına yol açar.Bazı bitki çayları bilinçsiz tüketildiğinde yada yeterinden fazla tüketildiğinde başka problemlerin tetikleyicisi olur.
Ben şimdilik üzüm çekirdeğinden başlayayım istedim anlatmaya.Eh ne de olsa bugünlerde rafların ön sıralarında…


ÜZÜM ÇEKİRDEĞİ KURU ÖZÜTÜ

Siyah üzüm çekirdeklerinin özel bir teknoloji uygulanarak polifenolik oligomer’lerce (PCO) zengin toz formda özütü hazırlanmaktadır. Yüzde 15-20 oranlarında protein içeren ve yağı azaltılarak %4 civarına düşürülen üzüm çekirdeği kuru özütünün yapısında bulunan proantosiyanidinler, diğer suda eriyen antioksidan moleküllerden farklı olarak, plazma ve dokuda 7–10 gün boyunca varlığını sürdürerek, güçlü antioksidan özelliklerin ortaya çıkmasını sağlar.
Önerilen Kullanım Şekli ve Miktarı:

Siyah üzüm çekirdeğinde bulunan resveratrol ve kuersetin gibi fenolik doğal maddelerin kardiyovasküler sistem hastalıkları riskini azalttığına dair çok sayıda bilimsel yayın bulunmaktadır.
Üzüm çekirdeği tozunun yapısında bulunan proantosiyanidinler (PCO) kılcal damarlardaki kan akımını düzenler, yaşlanmış damar ceperlerinin kırılganlığını azaltır ve geçirgenliği arttırır. Bu doğal maddeler kılcal damarların dayanıklılığını arttıran ilaçların yapımında kullanıldıkları gibi, yüksek antioksidan özellikleri nedeniyle kozmetik sanayiinde “yaşlanmayı yavaşlatan” ürünlerde de bulunmaktadır. Bu maddeleri içeren ürünlerin uygulanması kozmetoloji alanında “Vinoterapi” adıyla anılır.
Proantosiyanidinler lipid peroksidasyonunu önledikleri gibi, LDL oksidasyonunun başlaması için gerekli süreyi uzatırlar. Merkezi sinir sisteminde oksidatif stresin arttığı durumlarda güçlü bir antioksidan etki gösterirler, algılama ve hafıza bozukluğunun gelişimini önlerler. Bu özellikleri nedeni ile, oksidatif strese karşı direnci arttırarak, hasara uğrayan dokuların korunmasında etkin rol oynarlar.
Doğal fenolik yapıya sahip resveratrol, antiinflamatuar etkiye sahiptir.
Önerilen günlük ortalama kullanım miktarı kür dozu olarak 150–300 mg, uzun süreli dozu olarak da 50–100 mg bildirilmektedir.

Prof. Dr. Ulvi ZEYBEK
Ege Üniversitesi
İlaç Geliştirme ve Farmakokinetik Araştırma-Uygulama Merkezi

Yazı kategorisi: sağlık | 3 Yorum »

ördekler(2)

Yazan: bence Ağustos 29, 2006

Yazı kategorisi: resimler | Yorum Yok »

NATO Karargâhında Türk albayı ölümle niçin tehdit edildi.

Yazan: bence Ağustos 29, 2006

Hep, “PKK figürandır” diyoruz. Dünyanın gelmiş geçmiş en eli kanlı terör örgütü PKK`nın kurucusu, finansörü ve akıl hocasının AB(D) olduğunu, PKK ile mücadelede başarı sağlanabilmesi için bu gerçeğin siyasetçiler, asker ve Türk milleti tarafından bilinmesi gerektiğini söylüyoruz.
Onun için İngiliz, ABD ve İsrail başta olmak üzere bütün yabancı güçlerin bölgeden uzak tutulması gerektiğinin altını çiziyoruz. Hatırlarsınız SSCB dağılıp yeni Türk Cumhuriyetleri ortaya çıktığında ne kadar heyecanlı idik.
Rüyalarımız gerçek oluyor, Türkler tarihteki yerine geri dönüyordu.Şimdi o heyecan bitti.
Türklerle aramıza ABD girdi, İngiltere girdi, İsrail girdi. Yetmedi, Türkiye Cumhuriyeti ile Türk cumhuriyetleri arasına PKK girdi, Ermenistan girdi.
Aydınlık`ta da yazdı. Ne diyor Alman eski şansölyesi Helmut Sicmiht (Not, dünkü yazımızda biz aynı sözleri Hellmut Kohl`ün söylediğini yazmıştık, düzeltir özür dileriz. Bizi, telefondaki ses yanılttı.) :
“ABD Türkiye`yi bölecek÷ ABD bu hedefini önümüzdeki 20 yıl içerisinde gerçekleştirecek. Türkiye topraklarında Kürdistan ve Ermenistan kurma planlarını hayata geçirecek!”
Yani, Türkiye ile Türk Cumhuriyetleri arasına tampon devletler sıkıştıracak.
PKK ise bu planın önemli bir parçası.

İşte İsrail bunun için GAP`ta, İsrail bunun için Lübnan üzerinden Suriye ve İran`a namlu çeviriyor ve işte ABD, İsrail ve İngiltere bu plan için Irak`ı işgal ettiler ve Irak`ın kuzeyinde bir Kürt devleti kurmaya ramak kaldılar.
Ve bu planın 45-50 yıllık bir geçmişi var.Yıl 1961.
Washington, NATO Askeri Komite Karargâhı. NATO Yeni Kurmay Başkanı Fransız General, Karargâhtaki müttefik kuvvetlerin temsilcileri olan proje subaylarını topluyor ve önlerine `Kendisine tevdi edilen proje dosyalarını` koyuyor. Türkiye`yi temsilen toplantıda bulunan Kurmay Albay Atıf Erçıkan da, önüne konan dosyanın başlığını okuyor:

“Sovyetler Birliği`ne Karşı Uygulanacak Psikolojik Harp Harekâtı.”Türk Albay, son derece önemli bir başlık içeren bir NATO dosyasının kendisine tevdi edilmesinden çok mutlu oluyor..Lâkin, Erçıkan daha dosyanın kapağını kaldırmaya fırsat bulamadan, biri Amerikalı, diğer İngiliz 2 NATO albayı hışımla içeri girip Türk Kurmay Albay Erçıkan`ın tepesine dikiliyor, “Kurmay Başkanı elindeki dosyayı sana yanlışlıkla vermiş, onu derhal geri istiyor!” diyerek, Erçıkan`ın önündeki dosyaya uzanıyorlar. Erçıkan, daha çevik davranarak dosyayı çekmeceye atıyor ve kilitleyerek, “Kurmay Başkanı bu dosyayı yanlışlıkla değil, bana bilerek verdi!” diyor ve dosyayı kesinlikle iade etmeyeceğini söylüyor.
İngiliz ve Amerikalı subaylar Kurmay Albay Atıf Erçıkan`ı ölümle tehdit ederek, “Sen bu dosyanın gizlilik derecesini biliyor musun?” diye soruyorlar. Albay Erçıkan, NATO`daki en yüksek gizlilik derecesi olan dereceyi söylüyor:”- Cosmic top secret!”

Amerikalı ve İngiliz Albaylar, “Hayır” diyorlar, “Bu karargahta ondan daha yüksek gizlilik derecesi vardır ve onun da adı, `Vagram`dır. Bu dosyadan değil bir bilgi dışarı sızdırmak, bir kelimeyi dahi sızdırırsan bil ki, ölürsün!” diyerek uzaklaşıyorlar.

Dikkat ediniz.Dosyayı Türk`e (yanlışlıkla) veren Komutan Fransız`dır.İsteyen komutanın biri İngiliz, diğeri Amerikalıdır. Yani AB(D)`dir..

Peki, Dosya`da bu kadar önemli ne vardır?

Erçıkan`ın ölümü göze alarak iade etmediği “Sovyetler Birliği`ne Karşı Uygulanacak Psikolojik Harp Harekâtı” başlıklı dosyada, Türkiye ile ilgili ilginç başlık ve bölümler vardır. Psikolojik harbin “hedef kitlesi” Rusların dışındaki halklar, dolayısıyla bu halkların en büyük kesimi olan Türklerdir. 1961 yılında NATO karargahında Fransız, İngiliz ve Amerikan subayların Türk askerini ölümle tehdit ederek geri almak istedikleri bu dosyada, Rusya`da merkezi otorite çöktükten sonra, Rusya`dan başka on beş on altı kadar yeni devletin ortaya çıkacağı anlatılıyor, bu yeni devletlerin 5 veya 6 tanesinin Türk devleti olacağı belirtilerek, “Türk devletlerinin işgal edecekleri coğrafya stratejik yönden çok değerli ve tabii kaynaklar bakımından çok zengindir. Bu devletler Batı`daki Türkiye Cumhuriyeti ile birleşirlerse o zaman ortaya Hitler Almanya`sı veya Stalin Rusya`sından daha tehlikeli bir kuvvet Batılıların karşısına çıkar.”

Deniyor ve: “- Türkiye Cumhuriyeti ile Doğu Türklerini birleştirmemek elden gelen yapılmalı, Türkiye ile bu devletler arasında tampon devletler kurulmalı, Türkiye`nin lider devlet olmasını engellemek için siyasi ve ekonomik bütün tedbirler alınmalıdır.”Aklı veriliyordu..
İşte PKK…İşte Kuzey Irak`taki Kürt devleti..Ve işte ortalıkta Türkiye`yi paramparça eden Amerikan haritaları..

Hasan Demir

Yazı kategorisi: gazetelerden | Yorum Yok »

“Çünkü Araplardan nefret ediyorum!”

Yazan: bence Ağustos 29, 2006

Yıl 1986′dır.

Yedi yaşından beri Kilise eğitimi alan ve Dünya Kiliseler Konseyi Doğu Afrika Genel Sekreterliği’ne kadar yükselen Martin Jhon artık dayanamaz ve birlikte çalıştığı, çok değer verdiği profesörün gözlerinin içine bakarak sorar:

“- Dünyadaki bütün dinler arasında, gerçek Hak din hangisidir?”

Profesör cevap verir:

“- Tabii ki İslâm’dır!”

Martin Jhon bir soru daha sorar:

“- O halde niçin Müslüman değilsin!”

“- Birincisi, Araplardan hiç hoşlanmam. İkincisi, sahip olduğum lüks hayat şartlarını görüyorsun. İslâm için bunlardan nasıl vazgeçebilirim?”

Martin Jhon artık Müslüman’dır ve adı Ebubekir’dir. Sahip olduğu lüks hayat şartlarından “Hakk Din!” için vazgeçmiş, geçimini ırgatlık ve amelelikler sürdürmektedir. Kilise mensupları ve ailesi onu “Deli” diye şikâyet etmiş, hastanelere, karakollara düşmüş, yetmemiş, evi bile bombalanmıştır.

İşte tam bu sırada aklımıza Hz. Muhammed (s.a.v.)’in, “Size deli denilmedikçe cennete gideceğinizi mi sanıyorsunuz!” mealindeki Hadis-i şerifi geliyor.

Neyse, konuyu dağıtmayalım.
***

Bu hadiseyi niçin naklettik?

Türkiye’de öyleleri var ki, Jhon iken Müslüman olan Dünya Kiliseler Konseyi Doğu Afrika Genel Sekreteri’nin arkadaşı o profesör gibi yönü Kıble, Kıblesi Kâbe olan millet, mücahit ve devletlerin Türkiye lehine yaptıkları hiçbir şeyden memnun olmuyor, sebebi sorulduğunda da, “Çünkü Araplardan nefret ederim!” deyiveriyorlar.
Bu, Lübnan’da İsrail’i perişan ederek Türkiye’nin de sınırlarını olumsuz yönde değiştirecek Büyük Ortadoğu Projesi’nin tekerini patlatan Hizbullah bahsinde de, bu, Kandil Dağlar’ında PKK’ya kan kusturan İran’la iyi ilişkiler söz konusu olduğunda da, böyle..

Lütfen şöyle geriye yaslanıp bir düşünün.

İsrail gitse Kandil Dağı’na iki el bombası atsa siz o zaman görseniz Türk(!?) medyasını. Yahut Irak’ın kuzeyinde veya Bağdat’ta bir PKK militanına bir Amerikalı onbaşı velev ki aralarındaki özel bir meseleden dolayı bir tokat patlatsa da siz işte o zaman seyretseniz Türk(!?) televizyonlarında “Amerika’dan PKK’ya sert tokat!” alkışlarını..
Biz biliyoruz ki, bunların derdi aslında Araplarla falan değil.

Bunların çoğunun asıl meselesi İslâm’ın kendisi…

Arapların Osmanlı’ya ihanetlerini her gün anlatan da bunlardır amma İngiliz’in, Yunan’ın, Fransız’ın, hatta Osmanlı ile birlikte Birinci Dünya Savaşı’nda taraf olan Alman’ın ihanetlerini gizleyen de bunlardır. Bunların hiç birinden Yahudilerin Çanakkale’de Osmanlı’ya karşı savaştıklarını ve Türkiye’deki Yahudi vatandaşlarımızın 1950′li yıllarda İsrail kurulurken Türkiye’den İsrail’e gizli yollardan servet aktardıklarını duymaz, duyamazsınız. Yine bu kalemlerin Bartholomeos’u öven onlarca köşe yazısına rastlarsınız amma Batı Trakya’da Yunanın zulmü yüzünden nefes alamaz hale gelmiş Türkleri anlatan, mesela Sadık Ahmet’in nasıl öldürüldüğünü dile getiren tek satırlarına rastlayamazsınız.

Bunların gündeminde Telafer yoktur, Kerkük yoktur, Bunların gündeminde Türk milletinin 1915′li yıllarda Ermeni soykırımı yapıp yapmadığını tartışmak demokrasi gereğidir amma onlar için Ermenilerin Karabağ ve çevresinde bugün itibariyle yerinden yurdundan ettiği, çadırlarda yaşayan bir bilyon Türk diye bir şey yoktur…

İran’ın Kandil’de aylardır PKK’yı bombalamasını gizlemek için dokuz doğuran bu cenah Amerika’nın “PKK Koordinatörü” atamasını manşetlere çekmekten ne bıktı, ne usandı. Amma görüldü ki Amerika’nın “Koordinatör” dediği meselâ Leyla Zana’nın isim değiştirip Joseph Raltson oluvermesinden başka bir şey değil.

Çünkü her ikisi de Türkiye’ye aynı şeyi söylüyor:

“- PKK ile masaya otur!”

Yani PKK ile Türkiye Cumhuriyeti karşılıklı iki eşit varlık…

Gerçek bu kadar ortadayken…

Yani ABD’nin desteği ve gözetimi altında Irak’ın kuzeyinde, “Diyarbakır da ilgi alanım içerisinde” diyen bir “Kürdistan” ha kuruldu ha kurulmuş, Kerkük, Musul ve Telafer’de kardeşlerimiz ABD ve müttefikleri tarafından bu “Kürdistan” hatırına onlarca defa katliama tabi tutulmuşken, birileri hâlâ, biz İran’la düşman olalım ve bölgede Amerika ile birlikte hareket edelim diyor, diyebiliyor..
Peki niye?

Çünkü onlar farkında olsalar da olmasalar da Dünya Kiliseler Konseyi Doğu Afrika Genel Sekreteri iken Müslüman olup Martin olan ismini Ebubekir olarak değiştiren zatın profesör arkadaşının, “Madem Hak din İslam, niçin Müslüman değilsin” sorusuna, “Çünkü Araplardan nefret ederim ve bu lüks hayattan vazgeçmek istemem” demesi misali, lisânı hal ile, “İran Müslüman, Amerika ve İsrail ise İslâm’a savaş açmış durumdalar” yani, “Tıpkı benim gibi” demek ister gibiler..
Onun için onların ağzından Arz-ı Mev’ud’u hiç duymaz ama İran’ın Türkiye’ye rejim ihraç etmek istediğini sürekli duyarsınız.

Hasan Demir

Yazı kategorisi: gazetelerden | 1 Yorum »

Peki ama siz kimsiniz?

Yazan: bence Ağustos 29, 2006

İsyan filmini seyrettiniz mi? Seyretmediyseniz seyredin lütfen. Orwel’in 1984 romanından esinlenmiş bir senaryosu var. Vizyona “Matrix, 1984 ile buluşuyor” ibaresiyle girmişti. İnsanları yönetmek için hislerine el konulmuş bir ülkenin hikayesi. Renkli olan her şey yasak. Sanat eserleri yasak, insanları hislendirebilecek, heyecanlandırabilecek yani bir anlığına bile olsa hayat bu dedirtecek ne varsa yasak. Çünkü savaşın ve şiddetin gem vurulamayan hisler yüzünden olduğuna inandırılmak için sürekli yayın yapılıyor. Hissedenler isyancılar. Hissettiklerinden dolayı ülke için tehlike arz ediyorlar. Tehlikeli oldukları için yakalanıp yakalanıp yakılıyorlar.

Şiddeti engellemeye çalışan sistemin, en çarpıcı özelliği hissedenler üzerine uyguladığı şiddet oluyor böylece. Ülkenin vatandaşları her sabah hissetmelerini engelleyici prozium’u alıyorlar ve tam da sistemin istediği haleti ruhiye içinde ne kendilerine ne de başka insanlara bulaşmadan “yaşıyor”lar. Almayanlar cezalandırılıyor. Böylece, hissetmek neden kötü olsun ki sorularını sormuyorlar. Hislere gem vurulunca sorular da doğmadan ölmüş oluyor.

Sistem kendi felsefesini yerleştirmek için rahipler yetiştiriyor. Hisleri alınmış rahipler mükemmel dövüşçüler ve görevleri yer altında faaliyet yapan, sanat eserleri biriktirerek yaşayan ve insani olan hiçbir duygudan vazgeçmeyerek “insan” kalmaya çalışanlara karşı savaşmak.

II-

Film çok mu itici geldi? Öyleyse yaşadığımız hayatı hiç düşünmeden yaşıyorsunuz. 11 Eylül’den sonra hislerimizi özellikle de Müslüman insanların hislerini ölçmek için icat edilen bilgisayarları, nabız atışından potansiyel suçlu avına çıkmış teknolojik düzeneği okuyor ama algılamıyorsunuz. Belki de bunları okumuyorsunuz bile. Her dakika servis edilen kurgu haberlerin, olayların peşisıra sürüklenip gidiyorsunuz. Siz demokrasi deyince, hak ve özgülükler deyince yalnız “çıplaklık hakkını” anlıyorsunuz değil mi?

Hayvanlar için gösterdiğiniz duyarlılığı üzerlerine bomba yağdırılan Filistinli çocuklar için niye gösteremiyorsunuz? Beyrut’a yağdırılan bombalar hiç mi sizin kalbinize değmiyor?!

Ey Müslümanlar, incir çekirdeğini doldurmaz konulardan “şeriat tartışmaları” çıkaranlar, nerdesiniz? Efendimiz’in buyruğu “Kötülüğe elinizle, olmadı dilinizle, olmadı kalbinizle karşı çıkın.” Elin yok. Dilin paslı. Kalbin nerede? Bir kalbiniz olsaydı “güneşin tadını” böylesine çıkarabilir miydiniz? Gamsız, kasavetsiz. Dünyada bir siz varsınız ya! Kimseler yok. Her şeyin en iyisi sizin hakkınız. Sizin özgürlükleriniz, sizin can güvenliğiniz, sizin tatiliniz.

Peki ama siz kimsiniz!!!
F.K.Barbarosoğlu

Yazı kategorisi: gazetelerden | 1 Yorum »