bence…

hayata dair herşey…

Arşiv Ekim, 2006

‘Grip aşısı’ mı?

Yazan: bence Ekim 29, 2006

Adımın ‘ilaç düşmanı doktor’a çıkmasına ramak kaldığını biliyorum. Bu yüzden ‘vitaminlerin faydaları!’ ile ilgili bir makale yazmaya karar vermiştim ki İngiltere’de yaşayan bir hastam kontrole geldi. Dönmeden önce grip aşısı olmak istiyormuş. ‘Neden İngiltere’de yaptırmıyorsun?’ dedim. ‘İngiltere’de grip aşısı olmak çok zor…’ dedi. Öyle buradaki gibi eczaneye gidip ‘Kalfa…yap bana bir aşı, tazesinden olsun…’ diyemiyormuşsunuz. Bir-iki doktor gezip de aşı olamayınca ‘Nasıl olsa Türkiye’ye gidiyorum orada yaptırırım…’ demiş. İngiliz ekonomisi zorda olduğu için kısıtlamaya gitmiş olabilirler! diye düşündüm. Belki de tıptaki gelişmeleri bizim kadar yakından takip etmiyorlardır kim bilir… Neyse efendim.. Hasta gittikten sonra gazetelere göz atarken bir haber gözüme ilişti. ‘Çok yakında aylarca etkisini sürdürecek grip salgınında 700 bin kişinin yaşamını yitirebileceğine dikkat çekiliyor…’ ve birkaç sayfa sonra bir başka haber ‘yeni grip aşısı piyasaya verildi…’ Tamam dedim ‘korkut-sat kampanyası’ başladı… Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: gazetelerden, sağlık | 13 Yorum »

Ramazan bayramı

Yazan: bence Ekim 22, 2006

Tüm islam âleminin ramazan bayramı mübarek olsun.

Ramazan yükünü topladı gidiyor.Coşkusunu da beraberinde götürüyor.Umarım ramazan ayını en iyi şekilde değerlendirmiş ve orucumuzun hakkını verebilmişizdir.Eksiğiyle, hatasıyla tutulmuş oruçlarımızı Rabbim kabul etsin.Mükâfatını kendi katında en güzel sûrette versin.Bizlere dünyada ve âhirette sıkıntı yüzü göstermesin.Amin.

Not:Bayram süresince blogumu kontrol edebileceğimi sanmıyorum.Dolayısıyla yeni eklemeler olmayabilir ve yorum onayları da gecikebilir.

Yazı kategorisi: aklıma gelenler | Yorum Yok »

Televizyon Beyin Gelişimini Engelliyor!

Yazan: bence Ekim 20, 2006

İNSANIN televizyona karşı tepkisiz kalması mümkün değildir. Çünkü insan harici ve dahili şartlarda oluşan dürtülere karşı daima tepki gösterir. Işık gözlerine ulaşır, sesler kulaklarına gelir, kokular burnuna dolar, hava akımı tenine temas eder, ani sancılarla midesi kasılır, idrar mesanesini şişirir, cisimler diline dokunur, salgılar kan dolaşımına boşalır ve hatta düşünceler bile zaman zaman onu etkiler. Her durumda bu dürtüler, algılamaları harekete dönüştüren sinir uçlarını güçlendirir.

Televizyonun sosyal ve psikolojik etkilerinin son yıllarda sıklıkla eleştirildiğine tanık olduk. Fakat bu tartışmalar televizyonun fizyolojik zararlarını göz ardı etmemize neden olmamalı. Son yapılan araştırmalar televizyonun bedenimize yönelik zararlarının çok daha etkili ve kalıcı olduğunu ortaya koyuyor.

Özellikle beyin üzerine yapılan araştırmalar bebeğin doğumundan ergenlik dönemine kadar geçen sürenin çok kritik bir dönem olduğu noktasında birleşiyor. Araştırmalara göre bebekler nöron adı verilen milyarlarca sinir hücresiyle doğar ve ilk üç yılda bu hücreleri destekleyecek ve besleyecek milyarlarca glia hücresi üretilir. Sinir hücreleri, merkezi sinir sisteminin yaklaşık yarısını kaplar ve diğer yarısı da destek görevli hücrelerce doldurulur. Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: dergilerim, sağlık | 2 Yorum »

Televizyonu Kontrol Altına Almanın Yolları

Yazan: bence Ekim 20, 2006

205476_2.jpg

Araştırmalara göre, sekiz yaşın altındaki çocuklar televizyonun etkisi nedeniyle gerçek ile kurguyu birbirinden ayıramıyorlar. Ve her gün televizyon karşısında kendilerince “gerçek şiddet”i, “gerçek cinselliği” seyredip öğreniyorlar. Kuşkusuz, bu etkiler televizyonun tamamen kötü olduğu, kökünün kazınması gerektiği anlamına gelmiyor. Buradaki sorun, televizyonun ölçüsüz izlenmesidir. Çözüm de doğru bir ölçü belirleyip hayata geçirebilmektir. Ölçüsüzce tükettiğimiz ve acımasızca tükendiğimiz televizyon karşısında, hiç olmazsa çocuklarımız adına, neler yapabiliriz? Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: aklıma gelenler | Yorum Yok »

Reklam Ne İşe Yarar?

Yazan: bence Ekim 20, 2006

BATI UYGARLIĞI, insanı reklamlarıyla tüketici yaptı. Bunun için de reklamı yeniden icad etti ve tüketim ekonomisinin en önemli dayanağı haline getirdi. Zamanla, bu sektör, cazip imkânlarıyla insanların en yeteneklilerini kendisine çeken, bilim adamlarına halkın
zayıf taraflarını keşfetmek ve bu noktalardan onları yakalamak için yüksek ücretlerle araştırmalar yaptıran, kitleleri tüketim yarışında hiç soluk almaksızın koşturup durmak için her gün yeni yöntemler keşfeden ve tuzaklar kuran bir muazzam sektöre dönüştü. Bugün reklamsız bir hayat değil, bir gün bile düşünmek imkânsızlaşmış olduğu için, bunun anlamını sorgulamak, onun bize ne verdiği ve bizden neyi alıp götürdüğü gibi sorular üzerinde durmak, aklımızın köşesinden bile geçmiyor. Veya geçse bile onu zaten hayatımızdan çıkarma imkânına sahip olmadığımız için, bir yararı olmayacağını düşünerek üzerinde durmuyoruz. Zaten, tüketici rolünü benimsemekle, reklamlar tarafından yönlendirilmeyi de peşin olarak kabul etmiş bulunuyoruz. Onun için, bize biçilmiş olan bu rolü sorgulamaya ve kendi hayatımızda yönetimi tekrar ele geçirmeye teşebbüs etmeden önce, başımıza bu büyük çorabı ören mekanizma üzerinde durmamız gerekiyor.

Reklam konusunda yapılacak değerlendirmelerin başında, ortasında ve sonunda, gözden uzak tutmamamız gereken temel bir gerçek vardır: Reklam, bize, ihtiyacımız olmayan şeyi satar. Eğer bir ürün veya hizmet, zorunlu ihtiyaç maddeleri arasında ise, onun reklama ihtiyacı yoktur; insanlar ne yapıp yapıp onu bulurlar. Biz ekmeği veya suyu reklamlarda görerek aramaya başlamayız. Başımızı sokacak bir ev fikrini bizim zihnimize reklamlar sokmaz. Reklam, ihtiyaç olmayan yerde ortaya çıkar ve bizde, muhtaç olmadığımız şeylere karşı, sanki onlara ihtiyacımız varmışçasına arzu uyandırır. Eğer yiyecek gibi ihtiyaç maddelerinin de bolca reklamının yapıldığını görüyor ve bundan, “İhtiyaç maddelerinin de reklama ihtiyacı var” veya “Bizim ihtiyaç maddelerine ulaşmak yahut onlardan haberdar olmak için reklama ihtiyacımız var” sonucunu çıkarıyorsanız, gözden kaçırdığınız bir nokta var demektir: Reklamı yapılan şey, ihtiyacımız olan yiyecek değil, markadır ve işlenerek daha pahalı—ve bazan da zararlı—hâle getirilmiş olan bir üründür. Bir şişe suyu reklamını izlediğinizde, suya ihtiyacınız olduğunu veya bu ihtiyacınızı nasıl karşılayacağınızı öğrenmiş olmazsınız; sadece, belli bir firmanın ambalajladığı ürünü diğerlerine tercih etmek için bir arzu duymaya başlarsınız. Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: dergilerim, gazetelerden | 1 Yorum »

“Aşırı” / Başbakan’ın tarihi yanılgısı

Yazan: bence Ekim 14, 2006

Geçen hafta; Başbakan, yeninden alevlendirilen irtica tartışmalarını zeytin dalı ile sükûta erdirmek istedi. Ve zeytin dalını “aşırılık” kelimesi üzerinden sundu. Ancak uzun vadede “aşırı” kelimesinin, dindarların gündelik hayatını fazlasıyla sınırlayıp daraltan bir işleve sahip olacağını şimdiden öngörmek mümkün. İrtica kelimesinden vazgeçerek, aşırılık üzerinden tarif ortaya koymanın, demokratik hak ve hürriyetler açısından bütün kazanımları cumhuriyetin ilk yıllarına indirgeyeceğini, Başbakan ve danışmanlarının fark etmiyor olması çok düşündürücü.

Aşırılık, bizzat din tarafından da onaylanmayan bir durum. Dini terminolojide ifrattan ve tefritten sakınmak öğütlenerek, doğru olan orta terimi kullanılmıştır. Nitekim doğru olan orta en iyi ifadesini Hz Peygamber’in hayatında bulduğu için, sünnete uymanın önemi üzerinde durulmuşur.

Sorun şudur ki; post-modern Türkiye gerçeğinde aşırılıktan kaçınmayı sağlayacak olan “normal”lik terazisini kim tutacak? Kime göre, neye göre normal!? Dini akaide göre normal olan, laikçi zihniyet tarafından aşırı bulunacağına göre, dindarların akibeti sürekli azalma üzerinden gelecek. Yani aşırı olmadığını ispat edebilmek için iç tutarlığını terk etmek zorunda kalacak dindarlar. Özal Türkiye’sinden bu yana makbul Müslümanlık olarak imajlandırılmaya çalışılan tutarsızlık hali normallik sayılacak. “Namazımı da kılarım, içkimi de içerim” Müslümanlığı. Tabii ki bir kimse hem namazını kılıp hem de Müslüman olduğunu iddia etme hakkına sahiptir. Kimse kimsenin imanını sorgulama makamında değildir. Ama normalin tanımı seküler zihniyet tarafından belirlenip, bu normalliğe dindarların uyması beklendiğinde, dindar olma hali, öteki tarafından denetlenip daraltılan bir duruma düşecek. Halbuki dindar kimliği denetleyecek olan mensubu olduğu dindir. Dindarlık öteki tarafından denetlenmeye kalkıldığında biraz öyle biraz böyle, yarısı balık- yarısı kız bir yarımlığa indirgenmiş olacak. Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: gazetelerden | 1 Yorum »

Yazıların okunma istatistikleri

Yazan: bence Ekim 13, 2006

Ana sayfadaki arama kutucuğunun içine başlığı kopyalayıp yapıştırarak bulabilirsiniz.

13-10-2006 gününe kadar 30 gün için en popüler yazılar Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: aklıma gelenler | Yorum Yok »

İnsan derisinden elbise, insan yağından yemek..

Yazan: bence Ekim 13, 2006

Bizim entelektüellerimiz “1789 Fransız ihtilali” der, “Aydınlanma” der, başka bir şey demez. Onlara göre, “Batı her şey, biz hiçbir şey”izdir. Bizim “Kayıtsız şartsız Batı hayranı” pörsümüş beyinlerin övdükleri 1789 için, Fransız Tarihçi Jean Michel Thıbax, Fransa’nın sözde Ermeni soykırımını inkârı suç sayan yasa teklifini de hatırlatarak, bakınız neler diyor:
“- Türkiye de Fransa’da 1789 Devrimi sırasında yapılan katliamın tanınmasını isteyebilir. Yüz binlerce Fransız, bu kanlı yıllar boyunca ölüme gitti. Özgürlük, eşitlik, kardeşlik adına insanların kafası giyotinde kesildi. Erkekler, kadınlar ve çocuklar gırtlaklandı, parça parça edildi, kurşuna dizildi, yakıldı…”
Yaa, işte böyle.. Meğer neymiş bu 1789!
Bitmedi.. Devam ediyor Fransız Tarihçi 1789′u anlatmaya: Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: gazetelerden | 2 Yorum »

kefir caiz mi?okuyun karar verin…

Yazan: bence Ekim 12, 2006

Son zamanların üzerinde en çok konuşulan içeceği…
Artık haber bültenlerinde,gazetelerde sağlığa azıcık faydası olan herşeyi mucize başlığı altında sunmak moda.Gerçi kefirin faydaları birazcıktan fazlaca.Bu da iyi bir probiyotik olmasından ileri geliyor.Bu konunun başında probiyotik-prebiyotik terimlerine açıklık getirsek daha iyi olacak.
Probiyotik:En basit tanımıyla faydalı bağırsak mikroplarıdır.1912 Nobel Tıp Ödülünü kazanan Rus bilim adamı Élie Metchnikoff bilim dünyasında probiyotiklerin kaşifi sayılabilir.Metchnikoff yoğurt ve peynir gibi süt ürünlerinde bulunan asit yapan mikroorganizmaların bağırsaktaki hastalık yapan mikroorganizmaları nötralize ettiğini saptamıştır.Erişkin bir insan bağırsağında 100 trilyon (1,5 kg) faydalı bakteri ve mantar bulunur.
Prebiyotik:Prebiyotik maddeler, sindirim sistemi boyunca vücutta emilmeden kalın bağırsağa gelen ve kalın bağırsaktaki yararlı bakterilerin yani probiyotiklerin gelişimini ve aktivitelerini olumlu yönde etkileyen maddelerdir.

Şimdi gelelim kefire; Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: aklıma gelenler, demedi demeyin, sağlık | 5 Yorum »

Bu ekmekler niye ‘mis gibi’ kokmuyor?

Yazan: bence Ekim 11, 2006

0f0a83df87254a4287b13d57b.jpg
Ekmeğin fiyatına zam yapmamak ve ‘ucuz’ göstermek için habire gramajdan aldılar. Sonunda gramaj küçülünce iş fırıncıya, uncuya düştü. Beyazlatmak için katkı maddesi kullanmaya başladılar. Yoksa 200 gramlık ekmek, zamanın 500 gramlık ekmeğinden, nasıl daha ‘irice’ görünebilir ki. Ama benim için çok daha önemli bir sorun var: Bu ekmeklerin kokusu nerde? Hani nerede o ‘mis gibi’ taze ekmek kokusu? Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: gazetelerden, sağlık | Yorum Yok »