Yazan: bence Aralık 2, 2006
AMA OLMUYOR. OTURDUĞUN yere çakılı kalıyorsun. Hoyrat bir el tutuyor seni. Ne kadar çok hoyrat eller var değil mi?
Kalbin ne kadar arzuluyor secdeyi. Ancak bu arzu sana kadar ulaşamıyor. Ulaşsa bile cılız ve güçsüz bir sesten öteye gidemiyor. Kalbinle aranda ses geçirmez bir duvar mı var dedin? Belki. Belki başka şeyler. Bilemiyorum. Cansız ve sönmüş bir bedenin içinde hayat bulmaya çalışıyorsun öyle mi?
Durmalısın önce. Sakinleşmelisin. Ne kendi üzerine silahı doğrultup canını yakmalısın ne de bahanelere sığınmalısın. İnsan kendini anlayabilmeli değil mi? Tamam. Duracağına söz vermen sevindirdi beni.
Melekler kalbine dokunamıyor diye üzülüyorsun. Meleklerin kalakaldığını hissediyorsun. Ağlayabilseler ağlayacaklar. Senin için ağlayacaklar. En derin acıyı çekecekler senin için. Sana dünyanın en değerli armağanını-Ona yaklaşma hissini kalbine bırakamadıklarından dolayı üzgünler. Sende mi üzgünsün? Farkındayım üzgün olduğunun. Meleklerin yerine sen ağlıyorsun.
Son bir gayret gösteremez misin? Onun için bunun yapamaz mısın? Yazının devamını oku »
Yazı kategorisi: dergilerim | Yorum Yok »
Yazan: bence Aralık 2, 2006
Gafil-i bî-baht, yani bahtsız ve elindekinin değerinden gafil olan insan. Değerini bilmeyen kişi için elmasla taş arasında bir fark olabilir mi ki?
Meşhur Osmanlı tarihçisi Defterdar Sarı Mehmet Paşa, “Zübde-i Vekâiyât” isimli eserinde 1656–1694 yılları arasında yaşanan olayları tafsilatlı olarak anlatır. Bu eserinde “Zuhûr-u Elmas-ı Kıymet” ifadesiyle bir elmastan bahseder ve çok ibretli bir hikaye aktarır.
Defterdar Sarı Mehmet Paşa, konuya “İstanbul’da Eğrikapı mezbelesinde (çöplüğünde) bir müdevver (yuvarlak) taş bulan gafil-i bî-baht” ifadesiyle başlar. O elması bulduğu halde, değerini bilmeyen, değerinden habersiz ve umarsız olan, üstelik bir araştırma gereği bile bulmadan, sadece “üç tahta kaşık” karşılığında elması çekinmeden veren kişiyi “gafil-i bî-baht” şeklinde niteler.
Ama elmas bu ya, uzun, maceralı ve engebeli yollardan geçtikten sonra yine değerini bulur.
Eğrikapı çöplüğünde bulunan ve üç kaşık karşılığı el değiştiren elmas, bir “yaymacının,” yani günümüzdeki karşılığıyla işportacının elinde de fazla durmaz. Çünkü o da, daha fazla kâr edeceğini düşünerek, elindeki taşı on akçeye bir kuyumcuya satar. Bu kuyumcu da, hemen meslektaşı olan başka bir kuyumcuya gösterir. Kısa zamanda, bunun kıymetli bir elmas olduğu anlaşılır. Bunun üzerine hisse konusunda iki kuyumcu arasında anlaşmazlık çıkar. Derken durum dönemin Kuyumcubaşısına intikal eder. Kuyumcubaşı, her iki kuyumcuya da birer kese akçe vermek suretiyle elması ellerinden alır. Daha sonra durumdan haberdar olan Vezir-i Âzam Mustafa Paşa da böyle bir hazineye sahip olmak ister. Ancak olay Padişah tarafından duyulduğu için, emir verip getirtir. Kısa bir süre sonra, bunun eşi benzeri görülmemiş bir elmas olduğu anlaşılır ve devrin padişahı Dördüncü Mehmet tarafından hazineye alınır.
Gafil-i bî-baht, yani bahtsız ve elindekinin değerinden gafil olan insan. Yazının devamını oku »
Yazı kategorisi: dergilerim | Yorum Yok »