bence…

hayata dair herşey…

Arşiv 'dergilerim' Kategori


Dişilere Tapanlar

Yazan: bence Şubat 8, 2007

Ümit Şimşek

KUR’ÂN’IN âyetleri henüz inmiş gibi okunduğunda, pek çok defalar insanın “Tam da bugünü tasvir ediyor” diyeceği gelir; âyetin daha başka zamanlarla ilgisi, okuyucunun gözünde, bu zamana nispetle pek sönük kalır. Bu âyetin de zamanımızla ilgisi o kadar aşikârdır ki, sanki bugün nazil olmuş gibi bize sesleniyor, geçmiş asırlardan çok modern zamanları tasvir ediyor gibidir.

Gerçi her zamanın Kur’ân âyetlerinden bir payı vardır. Mekke müşrikleri de taptıkları putları dişi olarak tasavvur etmek ve onlara dişi isimleri vermek suretiyle, bu âyetin çizdiği tablo içinde yer alıyorlardı. Halbuki onlar kadına değer veren kimseler de değillerdi. Kadın onlar için bir güçsüzlük simgesi, kız çocuğuna sahip olmak ise bir utanç vesilesiydi. Gerçek hayatta kadını böylesine aşağılayan bir toplumun kendi elleriyle icad ettikleri sözümona tanrılara dişi isimleri verip de onlara tapmaları, dua etmeleri, yalvarmaları, kendileri hesabına ne kadar aşağılayıcı bir durumdur! İşte bu, onlara Şeytanın giydirdiği bir külâhtır ki, bu âyetin devamındaki âyetlerde de anlatıldığı gibi, Şeytan, insan neslinden intikamını böylece almaktadır.

Gelelim günümüze: Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: dergilerim | Yorum Yok »

ZAMAN ÖĞÜTÜCÜ

Yazan: bence Ocak 13, 2007

images.jpeg
- Emin ol şekerim, başımı kaşıyacak vaktim yok!!
- Ahh!! Sorma hiç sorma aynı dert bende de var..
- Günlerde öyle kısa ki, hiçbir şeye vakit kalmıyor!!
- Ağzım, burnum derken akşam oluyor. Akşam yemeği tv, derken..
- Kitap dahi okumaya vakit yok!!
- Kitabı bırak ne zamandır günlük gazetelere göz atamaz oldum..
- ………………….

Yukarıdaki diyalog ve daha nice benzerleri size de bir yerlerden tanıdık geliyorsa, rutinlerimizi mercek altına almanın vakti gelmiştir artık. İş bu yazı, son zamanlarda kendini bir zaman israf makinesi olarak gören bir acizin içdökümüdür. Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: dergilerim | Yorum Yok »

Tüketim Çağında Estetik

Yazan: bence Aralık 26, 2006

Murat Çetinkaya

Medeniyetlerin ve çağların zihnimizdeki imajları, onlar hakkındaki çağrışımlarımız çoğunlukla estetik kaygıların ürünü olan sanat eserleri ya da yine aynı kaygıların biçimlendirdiği, somut yaşama ait materyallerdir. İnsanlık tarihindeki devreler ve kadim uygarlıklar hakkındaki imgelemimiz estetik algılar üzerine yoğunlaşır. Mısır’ı piramitlerle, eski Yunan’ı tapınaklarıyla hatırlarız. Gündelik yaşama ait, ilk anda teknik bilginin sahasına bırakılmış görünen aletler bile üretildikleri devrin estetik yaklaşımından pay almaları sebebiyle neticede yine hakim estetik ideolojinin düşünülmesine yönlendirir bizleri. Medeniyetlerin edebiyattan müziğe, mimariden giyime kadar geride bıraktıklarının estetik ideolojinin yansımaları olması estetiğin toplumsal gerçekliğin yadsınamaz bir parçası olduğunun göstergesidir.

Estetiğe Dair

İstisnasız her toplumsal yapıda hayatı estetize etmeye yönelik gayretlerin olması estetiği Platon’dan Kant’a, Nietzsche’den Hegel’e pek çok düşünürün ilgi alanına çekmiş; estetik kavramı felsefenin ana temalarından biri haline gelmiştir. “Estetik algılar insana ve topluma içkin midir?”, “Estetik ile hakim söylem arasında nasıl bir ilişkiden söz edilebilir?” gibi soruların toplumun kurgulanmasında ve sosyal gerçekliğin oluşumunda ufuk açıcı yaklaşımları da beraberinde getireceği düşünülmüştür. Estetiğe dair analizlerde kimi zaman insan doğası kimi zaman da estetik ideolojinin toplumsal yapıdaki işlevi çıkış noktası kabul edilmiştir. Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: dergilerim | 1 Yorum »

Üç Gün Görebilseydim…

Yazan: bence Aralık 26, 2006

Helen Keller

BAZEN kendi kendime, “Herkes senede bir iki gün de olsa görme ve işitme duygularından mahrum kalsa ne olur?” diye sorarım. O zaman insanlar sahip oldukları şeylere daha çok değer verirlerdi herhalde. Belki sessizlikte seslerin insana verdiği zevki daha iyi takdir ederlerdi.

Bazen tanıdıklarıma çevrelerinde neler gördüklerini soruyorum. Geçenlerde ormanda uzun bir gezintiden dönen arkadaşıma neler gördüğünü sormuştum. Bana verdiği cevap şu oldu:

“Görülecek önemli bir şey yoktu…”

Ormanda bir saat dolaşmak ve bu süre içinde kayda değer bir şey görememek acaba mümkün olabilir mi? Ben kör olmama rağmen, sadece dokunma duyum sayesinde çok şey hissediyorum. Bir yaprağa dokunduğum zaman onun şeklini anlıyorum. Baharda tabiatın kış uykusundan uyandığının ilk işareti olan bir gonca bulmak için parmaklarımı dalların üstünde gezdiriyorum. Bazen elimi yavaşça bir ağaca dayadığım zaman, bu ağacın bir dalında öten kuşun nasıl titrediğini hisseder gibi oluyorum. Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: dergilerim, hikayeler | 7 Yorum »

Namaz-2

Yazan: bence Aralık 2, 2006

AMA OLMUYOR. OTURDUĞUN yere çakılı kalıyorsun. Hoyrat bir el tutuyor seni. Ne kadar çok hoyrat eller var değil mi?

Kalbin ne kadar arzuluyor secdeyi. Ancak bu arzu sana kadar ulaşamıyor. Ulaşsa bile cılız ve güçsüz bir sesten öteye gidemiyor. Kalbinle aranda ses geçirmez bir duvar mı var dedin? Belki. Belki başka şeyler. Bilemiyorum. Cansız ve sönmüş bir bedenin içinde hayat bulmaya çalışıyorsun öyle mi?

Durmalısın önce. Sakinleşmelisin. Ne kendi üzerine silahı doğrultup canını yakmalısın ne de bahanelere sığınmalısın. İnsan kendini anlayabilmeli değil mi? Tamam. Duracağına söz vermen sevindirdi beni.

Melekler kalbine dokunamıyor diye üzülüyorsun. Meleklerin kalakaldığını hissediyorsun. Ağlayabilseler ağlayacaklar. Senin için ağlayacaklar. En derin acıyı çekecekler senin için. Sana dünyanın en değerli armağanını-Ona yaklaşma hissini kalbine bırakamadıklarından dolayı üzgünler. Sende mi üzgünsün? Farkındayım üzgün olduğunun. Meleklerin yerine sen ağlıyorsun.

Son bir gayret gösteremez misin? Onun için bunun yapamaz mısın? Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: dergilerim | Yorum Yok »

“GAFİL-İ BÎ-BAHT” NE ANLAR KAŞIKÇI ELMASINDAN

Yazan: bence Aralık 2, 2006

kasikcielmasi.jpgGafil-i bî-baht, yani bahtsız ve elindekinin değerinden gafil olan insan. Değerini bilmeyen kişi için elmasla taş arasında bir fark olabilir mi ki?

Meşhur Osmanlı tarihçisi Defterdar Sarı Mehmet Paşa, “Zübde-i Vekâiyât” isimli eserinde 1656–1694 yılları arasında yaşanan olayları tafsilatlı olarak anlatır. Bu eserinde “Zuhûr-u Elmas-ı Kıymet” ifadesiyle bir elmastan bahseder ve çok ibretli bir hikaye aktarır.

Defterdar Sarı Mehmet Paşa, konuya “İstanbul’da Eğrikapı mezbelesinde (çöplüğünde) bir müdevver (yuvarlak) taş bulan gafil-i bî-baht” ifadesiyle başlar. O elması bulduğu halde, değerini bilmeyen, değerinden habersiz ve umarsız olan, üstelik bir araştırma gereği bile bulmadan, sadece “üç tahta kaşık” karşılığında elması çekinmeden veren kişiyi “gafil-i bî-baht” şeklinde niteler.

Ama elmas bu ya, uzun, maceralı ve engebeli yollardan geçtikten sonra yine değerini bulur.

Eğrikapı çöplüğünde bulunan ve üç kaşık karşılığı el değiştiren elmas, bir “yaymacının,” yani günümüzdeki karşılığıyla işportacının elinde de fazla durmaz. Çünkü o da, daha fazla kâr edeceğini düşünerek, elindeki taşı on akçeye bir kuyumcuya satar. Bu kuyumcu da, hemen meslektaşı olan başka bir kuyumcuya gösterir. Kısa zamanda, bunun kıymetli bir elmas olduğu anlaşılır. Bunun üzerine hisse konusunda iki kuyumcu arasında anlaşmazlık çıkar. Derken durum dönemin Kuyumcubaşısına intikal eder. Kuyumcubaşı, her iki kuyumcuya da birer kese akçe vermek suretiyle elması ellerinden alır. Daha sonra durumdan haberdar olan Vezir-i Âzam Mustafa Paşa da böyle bir hazineye sahip olmak ister. Ancak olay Padişah tarafından duyulduğu için, emir verip getirtir. Kısa bir süre sonra, bunun eşi benzeri görülmemiş bir elmas olduğu anlaşılır ve devrin padişahı Dördüncü Mehmet tarafından hazineye alınır.

Gafil-i bî-baht, yani bahtsız ve elindekinin değerinden gafil olan insan. Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: dergilerim | Yorum Yok »

namaz-1

Yazan: bence Kasım 26, 2006

DÜNYANIN İÇİNDESİN.
Yarı çemberin içindesin. İçinde dünyaya küskünlük var . Yarı çemberin dışındasın. Asılı mı kaldın hayatta? Ya da sıkışık mı kaldın?

Sevinçli vahşi yüreğin ile günahkar yanmış yüreğinin derinliklerinden gelen bunaltı mı geriyor seni? Yoksa yoruldun mu? Bu gün yaşadıkların yordu. Anladım. Sadece bugün yaşadıkların değil. Sıkıntılı günlerden biriydi. Peki. Yok yok tam anlamadım. Bir daha söyler misin? Ruhunu sürgüne mi yolladın? Benliğini yüceltmenin sürgünündesin öyle mi? Azap verici bir gerilimin içindesin.

Konuşmak istemiyorsun. Gerginsin. Bunalımdasın. Ağlıyorsun. Yalnızsın. Kederlisin. Mutsuzsun. Kimse seni anlamıyor. Sen kimseyi anlamıyorsun. Kıyıda köşede kalmış gibisin. Durgunsun. Öfkelisin. Ne yapacağını bilmiyorsun. Ne yapmayacağını biliyorsun. Güçsüzsün. İçinde kötü şeyler olacak korkusu var. Kaygılısın. Heyacan basıyor. Tedirginlik bedenini uyuşturuyor.

Yabani sarılgan bir sarmaşığın hayat ipine sarılması gibi hem kendi benliğinin hem de kötücül benliklerin bencil arzuları ruhuna ve bedenine sarılmış hissediyorsun. Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: dergilerim | Yorum Yok »

Türkçeye Nasıl Fransız Kaldık?

Yazan: bence Kasım 19, 2006

BENİN, Burkina Faso, Kamerun, Merkezi Afrika Cumhuriyeti, Çad, Kongo Cumhuriyeti, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Cibuti, Gabon, Guinea, Fildişi Sahili, Madagaskar, Mali, Moritanya, Nijerya, Ruanda, Senegal, Tago, Tunus ve Fas.

Sıraladığımız ülkelerin en belirgin ortak özelliği sorulmuş olsaydı, belki çoğumuzun aklına gelen ilk cevap “Bu ülkeler Afrika’da yer alıyor” olurdu. Evet doğru. Ama bir ortak özellikleri daha var ki, Afrika’da yer almak kadar belirgin ve ayırt edici: Frankofon ülkeler ailesine mensup olmaları.

Frankofon kelimesin aslı “La Francophonie.” Anlamı kısaca “Fransızca konuşan” demek. Uluslararası camiada “Frankofon Ülkeler” denilince, tıpkı yukarıdaki zikrettiğimiz ülkelerde olduğu gibi, 18 ülkede Fransızca resmî dil olarak kullanılıyor. Ayrıca 57 ülkede Fransızca ya ikinci dil, ya da yaygın olarak kullanılmakta.

Afrika’daki Fransızca konuşulan toplam yerleşim alanı ABD’den daha büyük. Bu ülkelerdeki toplam nüfus ise 254 milyon. Bu rakam ise çeyrek milyar insanın doğrudan veya dolaylı olarak Fransızcayı ortak iletişim aracı olarak kullandıkları anlamına geliyor. Kısaca bu kadar geniş bir alanın ve sayılmayacak kadar çok farklılıkların bulunduğu bir bölgenin ortak paydasını oluşturuyor Fransızca. Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: dergilerim | 7 Yorum »

Televizyon Beyin Gelişimini Engelliyor!

Yazan: bence Ekim 20, 2006

İNSANIN televizyona karşı tepkisiz kalması mümkün değildir. Çünkü insan harici ve dahili şartlarda oluşan dürtülere karşı daima tepki gösterir. Işık gözlerine ulaşır, sesler kulaklarına gelir, kokular burnuna dolar, hava akımı tenine temas eder, ani sancılarla midesi kasılır, idrar mesanesini şişirir, cisimler diline dokunur, salgılar kan dolaşımına boşalır ve hatta düşünceler bile zaman zaman onu etkiler. Her durumda bu dürtüler, algılamaları harekete dönüştüren sinir uçlarını güçlendirir.

Televizyonun sosyal ve psikolojik etkilerinin son yıllarda sıklıkla eleştirildiğine tanık olduk. Fakat bu tartışmalar televizyonun fizyolojik zararlarını göz ardı etmemize neden olmamalı. Son yapılan araştırmalar televizyonun bedenimize yönelik zararlarının çok daha etkili ve kalıcı olduğunu ortaya koyuyor.

Özellikle beyin üzerine yapılan araştırmalar bebeğin doğumundan ergenlik dönemine kadar geçen sürenin çok kritik bir dönem olduğu noktasında birleşiyor. Araştırmalara göre bebekler nöron adı verilen milyarlarca sinir hücresiyle doğar ve ilk üç yılda bu hücreleri destekleyecek ve besleyecek milyarlarca glia hücresi üretilir. Sinir hücreleri, merkezi sinir sisteminin yaklaşık yarısını kaplar ve diğer yarısı da destek görevli hücrelerce doldurulur. Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: dergilerim, sağlık | 2 Yorum »

Reklam Ne İşe Yarar?

Yazan: bence Ekim 20, 2006

BATI UYGARLIĞI, insanı reklamlarıyla tüketici yaptı. Bunun için de reklamı yeniden icad etti ve tüketim ekonomisinin en önemli dayanağı haline getirdi. Zamanla, bu sektör, cazip imkânlarıyla insanların en yeteneklilerini kendisine çeken, bilim adamlarına halkın
zayıf taraflarını keşfetmek ve bu noktalardan onları yakalamak için yüksek ücretlerle araştırmalar yaptıran, kitleleri tüketim yarışında hiç soluk almaksızın koşturup durmak için her gün yeni yöntemler keşfeden ve tuzaklar kuran bir muazzam sektöre dönüştü. Bugün reklamsız bir hayat değil, bir gün bile düşünmek imkânsızlaşmış olduğu için, bunun anlamını sorgulamak, onun bize ne verdiği ve bizden neyi alıp götürdüğü gibi sorular üzerinde durmak, aklımızın köşesinden bile geçmiyor. Veya geçse bile onu zaten hayatımızdan çıkarma imkânına sahip olmadığımız için, bir yararı olmayacağını düşünerek üzerinde durmuyoruz. Zaten, tüketici rolünü benimsemekle, reklamlar tarafından yönlendirilmeyi de peşin olarak kabul etmiş bulunuyoruz. Onun için, bize biçilmiş olan bu rolü sorgulamaya ve kendi hayatımızda yönetimi tekrar ele geçirmeye teşebbüs etmeden önce, başımıza bu büyük çorabı ören mekanizma üzerinde durmamız gerekiyor.

Reklam konusunda yapılacak değerlendirmelerin başında, ortasında ve sonunda, gözden uzak tutmamamız gereken temel bir gerçek vardır: Reklam, bize, ihtiyacımız olmayan şeyi satar. Eğer bir ürün veya hizmet, zorunlu ihtiyaç maddeleri arasında ise, onun reklama ihtiyacı yoktur; insanlar ne yapıp yapıp onu bulurlar. Biz ekmeği veya suyu reklamlarda görerek aramaya başlamayız. Başımızı sokacak bir ev fikrini bizim zihnimize reklamlar sokmaz. Reklam, ihtiyaç olmayan yerde ortaya çıkar ve bizde, muhtaç olmadığımız şeylere karşı, sanki onlara ihtiyacımız varmışçasına arzu uyandırır. Eğer yiyecek gibi ihtiyaç maddelerinin de bolca reklamının yapıldığını görüyor ve bundan, “İhtiyaç maddelerinin de reklama ihtiyacı var” veya “Bizim ihtiyaç maddelerine ulaşmak yahut onlardan haberdar olmak için reklama ihtiyacımız var” sonucunu çıkarıyorsanız, gözden kaçırdığınız bir nokta var demektir: Reklamı yapılan şey, ihtiyacımız olan yiyecek değil, markadır ve işlenerek daha pahalı—ve bazan da zararlı—hâle getirilmiş olan bir üründür. Bir şişe suyu reklamını izlediğinizde, suya ihtiyacınız olduğunu veya bu ihtiyacınızı nasıl karşılayacağınızı öğrenmiş olmazsınız; sadece, belli bir firmanın ambalajladığı ürünü diğerlerine tercih etmek için bir arzu duymaya başlarsınız. Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: dergilerim, gazetelerden | 1 Yorum »