bence…

hayata dair herşey…

Archive for Eylül 2006

Kur’an Günlüğü

Posted by bence Eylül 29, 2006

t3886.jpg

Kur’an Günlüğü 1
Münib Engin Noyan
BİRUN YAYINLARI / Bilgi Dizisi

‘Kur’an Günlükleri’ asla akademik değeri olan bir çalışma olma iddiasanda değil, olamaz da- buna bencileyin fakirin ne ilmi yeter, ne görgüsü-bilgisi, ne de ferâseti.
Bunu herkes bilir, bilmeyenler de bilvesile öğrenmelidir.
‘Kur’an Günlükleri’, Rabbine kulluk edebilme ateşiyle yanan, bunun için de O’nun İlâhi Kelâmında, mübarek Kur’an da beşer diline döktüğü Murâd-ı İlâhisini aşk ile cehd ederek anlamaya-kavramaya, giderek içine sindirip hayatının ayrılmaz bir parçası haline getirmeye çalışan herkesi, tabii ki önce Müslümanları, sonra da aklı eren, gönlü coşan her türlü inanç sisteminin mü’minlerini, Hakikat Bilgisinin bu eşsiz ve nihai kaynağıyla kendi öz gayretiyle muhatap olmaya, kucaklaşmaya, yani bir anlamda kendi ‘Kur’an Günlüğü’nü tutmaya bir davettir aslında!

t24555.jpg

Kur’an Günlüğü 2
Münib Engin Noyan
BİRUN YAYINLARI / Bilim Dizisi

“Kur’an Günlüğü’nün bu ikinci cildinde yer verdiğim yazıların büyük bir kısmına yakın tarihte, içinde yaşamak durumunda bırakıldığımız şartların etkisi altında aldığım notlar kaynaklık etti. Çünkü amacı mubarek Kur’an’ın rehberliğinin ne kadar diri, dinamik ve uyarıcı olduğunun yeniden farkına varışımı ve şartlar ne olursa olsun, mubarek Kur’an’ı kesinlikle rehber edinmek gerektiğinin somut kanıtlarını bir kere daha görüş ve yaşayış sürecini sizlerle paylaşabilmek.

Reklamlar

Posted in kitap dünyası | Leave a Comment »

Şikâyet

Posted by bence Eylül 29, 2006

İhtiyarın biri bir doktora gidip halini şikayet etti.

“Dimağım yorgun, aklım yerinde değil” dedi.

Doktor:

“Akıl zayıflığı ihtiyarlıktandır” dedi.

İhtiyar:

“Gözlerim de kararıyor” dedi.

Doktor:

“İhtiyarlıktandır” dedi.

İhtiyar:

“Sırtım dehşetli ağrıyor” dedi.

“Zavallı dostum, ihtiyarlıktan.”

“Ne yersem yiyeyim bana dokunuyor, hazmedemiyorum.”

“Mide zayıflığı da ihtiyarlıktandır.”

“Nefes alırken sıkıntı çekiyorum, nefes darlığım var.”

“Nefes darlığı da ihtiyarlığın eseridir. İhtiyarlayınca insanda ikiyüz türlü dert başlar.”

Bu cevaplar karşısında ihtiyar kızarak bağırdı:

“Bre adam! Allahu Teâlâ ‘Her derdin bir dermanı var’ dediği halde sen neden papağan gibi aynı şeyleri tekrarlayıp duruyorsun. Sende ne akıl var, ne de bilgi. Nereden gelip sana çattım!”

Doktor gülerek cevap verdi:

“Ey yaşı yetmiş, işi bitmiş dostum! Bu kızgınlık, bu hiddet de ihtiyarlıktandır.”

(Mevlânâ)

Posted in hikayeler | Leave a Comment »

Keşke sen de uyusaydın!

Posted by bence Eylül 29, 2006

Bir gece ibadet etmek niyetiyle, babamla birlikte geç vakte kadar oturmuştum. Bir ara pencereden dışarıya baktığımda, komşu evlerin karanlık olduğunu görerek:

“Baba” dedim. “Ne olurdu şu evdekiler de kalkıp iki rekat namaz kılsalardı. Ölü gibi yatıyorlar.”

Babam:

“Canım oğul,” diye cevap verdi. “Halkı çekiştireceğine, keşke sen de uyusaydın!”

Sâdi

Posted in hikayeler | 1 Comment »

Papa Benedict ve Bush’tan değil, Allah’tan korkmalıyız

Posted by bence Eylül 26, 2006

Vatikan’da, “Hizmet İçi Eğitim Kursu”na katılan Piskoposlara görevlerini sıralarken, “Hıristiyanlığın yaygın olmadığı ülkelerde İncil’i yayma amaçlı misyonerlik faaliyetlerinde ‘DİYALOG’ çok önemli!” diyen Papa 16. Benedict’e teşekkür etmek gerekiyor.

Çünkü adam bizim yazıp söyleyerek bir türlü anlatamadığımız gerçeği dağlanmış göz ve bağlanmış basiretlere ‘en yetkili ağız’ olarak şöyle haykırıyor:

“- Dinler Arası Diyalog, Müslüman ülkeleri Hıristiyanlaştırmak için servise koyduğumuz bir Misyonerlik faaliyetidir.”

Bunun böyle olduğu zâten Vatikan arşivlerinde sırıtıp durmaktaydı lâkin gelin görün ki Türkiye’de ne oldu ve nasıl olduysa resmî kurumlarından bürokratlarına, siyasetçilerinden sivil toplum kurumları ve bâzı cemaatlere kadar bir sürü ‘kalburüstü’ varlık “Diyalog” dedi, başka bir şey demediler. İşte bu topraklarda o dakikadan itibaren yerden mantar biter gibi kiliseler bitmeye, sokaklarda İnciller dağıtılmaya, salonlarda din adamı ve cemaat önderleri yanında Papazlar baş göstermeye başladı ve Türkiye baştanbaşa “dinler bahçesi” haline geliverdi. Öte yanda ABD Başkanı George Bush Büyük Ortadoğu Projesi’ni hayata geçirmek için kendine “Haçlı orduları komutanı” rolünü biçerken beri yanda Türkiye’yi yönetenler aynı projenin “Eş Başkanlığını” üstlenmeyi bu millete ‘iyi bir şey’ olarak takdim etmeye çalışır hale geldiler.

Yine Vatikan’da bundan önceki Papa Jean Paul meselâ Müslümanları İspanya’dan kovan, gitmeyenleri ya kazığa oturtan ya yakan veya zorla Hıristiyanlaştıran Kraliçe İsabella’ya “Aziz”lik unvanı verir, yani, lisanı hal ile, “Ben olsaydım da aynı şeyi yapardım” derken, bu tarafta birileri “Diyalog” adına, Müslüman kadının Hıristiyan’la evlenmesini övmeye, İncil’den alıntıları Kur’an meallerine sızdırmaya devam etti ve yine meselâ Vatikan kültürü ile yetişmiş devlet adamları, “Müslümanlar artık Hıristiyanlığın üstünlüğünü kabul etsin” diye küstahlaşırken beri yanda İslâm kültürü ile yetişmiş alnı secdeli hükümet adamları o kişileri çocuklarının nikâh şahidi yapmayı gurur vesilesi saydılar.

Her şey “Diyalog” adına yapılıyordu.
Lâkin ne hikmetse üstümüze üstümüze gelen hep Vatikan’dı, Bush’tu, Haçlılar’dı, misyonerlerdi.

Mehmetçiğin başına çuval geçiriliyor, İslam coğrafyası işgal ediliyor, Camiler Haçlı ordularının kışlası haline geliyor, topraklarımız, sanayi tesislerimiz, bankalarımız, Telekom’umuz Haçlıların eline geçiyordu. İşi o kadar çirkinleştirdiler ki, Avrupa Anayasasını Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı ve Dışişleri Bakanına, en büyük hayalinin Türkleri önce Anadolu sonra dünyadan silmek olduğunu söyleyen Papa X. Innocenzio heykeli dibinde imzalattılar, onlarda hiç itirazsız, bu fotoğrafta yer aldılar.

Azıttıkça azıttılar ve “Diyalog” sonunda öyle bir noktaya dayandı ki, Haçlılar tuttu, “Allah katında din İslâm’dır” demeyi sürdürürseniz AB üyesi olamazsınız ve siz öyle derseniz zâten “Diyalogun da anlamı kalmaz” bile dediler. Acı olan, onlar bunları söylerken buradaki diyalogcular da, “Evet, bu âyetler yeniden yorumlanmalı” falan demeye, hatta “Hıristiyanlar da cennete gidecek, hepimiz İbrahimi bir dine mensup değil miyiz?” lafları etmeye başladılar.

Bugüne kadar Türkiye bu “diyalog” ve “Büyük Ortadoğu Projesi” taşeronu olmaktan ne kazandı, ümmet ne kazandı zerre kadar bir bilgi yok. Ama Haçlıların elde ettikleri maddeler halinde bu köşeye bir hafta taşısak, bitmez.

Onun için diyorum ki, mevcut papa hem, “İslâm akıl dışı” hem, “Hz. Muhammed sadece kötü ve insanlık dışı şeyler getirdi” ve en sonunda geçtiğimiz hafta Katolik Piskoposlara, “Görev yaptığınız ülkelerde İsa’nın mesajını ve İncil’i yayma faaliyetlerinde diyalog çok önemli” dediği için, biz Müslümanlar gerçekten “Talihliyiz.”

Çünkü adam açıkça tıynetini, hedefini, kînini kustu, bize düşen bâri şu saatten sonra Büyük Ortadoğu Projesinin mânevi motoru Vatikan ve onun aracı “Diyalog”un taşeronu, ve aynı proje için silahlı kuvvetleri devreye sokan Haçlı Orduları Komutanı ABD Başkanı Bush’un da askeri olmamak, bir yanlışlıkta yer alınmışsa, bu yanlışlıktan hızla dönmektir. Siz ve bizlerin korkması gereken Pakistan Devlet Başkanı Müşerref’i Haçlıları temsilen, “Benimle olmazsan ülkeni taş devrine çeviririm!” diye tehdit eden Bush değil, Allah(c.c.)’tır.

Çünkü Allah(c.c.), İsrail Lübnan’ı 34 gün boyunca kan gölüne çevirirken desteğini susarak yahut “Hizbullah teröristtir” diye kusarak sergileyen “BOP yahut aymamış Diyalog”çulardan değil, Haçlı-Siyon ittifakının burnunu sürten Nasrallah ve mücahitlerinden râzıdır…

Tarih:25.09.2006
Hasan DEMİR

Posted in gazetelerden | Leave a Comment »

Öldüren gıdaları deşifre etti, işinden oldu!

Posted by bence Eylül 21, 2006

adn_animation.gif

GDO (Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar) deyince aklınıza ne geliyor? Bu “tehlikeli” gıdalar ülkemize hangi yollarla giriyor? Yoksa Türkiye’de bazı gizli eller GDO operasyonları mı düzenliyor? GDO mağduru bir profesör anlatıyor. iyibilgi özel

Bir akademisyen düşünün… Ülkenin biyoteknoloji alanında sayılı laboratuvarlarından birini kuruyor. Ülkesinin ve halkının menfaatlerine uygun olmayan konuları açık yüreklilikle dile getiriyor. Bütün Türkiye’yi transgenik ürünlerin zararları konusunda uyarıyor. Yaptığı laboratuvarda transgenik ürünleri teşhis edecek teknolojiyi de kurmuş durumda. Bu değerli akademisyene nasıl teşekkür ediliyor? Kurduğu bölümden ve laboratuvardan uzaklaştırılarak… Ders vermesi engellenip susturularak…İşte Prof. Dr. Şeminur Topal, gayretlerinin karşılığını böyle aldı. Mikrobiyoloji ve Tarımsal Biyoteknoloji konularında uzman olan, üniversitesinde Biyomühendislik Bölümünün kuruluşunda aktif ve etkin görev alan Prof. Dr. Şeminur Topal, aniden kadrosunun bulunduğu Biyoloji bölümüne atandı. Bu değerli uzmana, iyibilgi atamanın arka planını sordu.

Yıldız Teknik Üniversitesi Biyomühendislik Bölümünde görev yaparken, birdenbire, Biyoloji bölümüne atandığınızı öğrendiniz. Bu karar, kimlerin ayağına bastığınız için alınmış olabilir?
2002’de Yıldız Teknik Üniversitesi beni, “Biyomühendislik” bölümünün kuruluşunda görevlendirdi. Üniversiteye sıfır maliyetle, endüstri desteğiyle, transgenik ürünlerin belirlenmesini yapabilecek nitelikte bir laboratuvar kurdum. 2005 yılında bölümü açmaya hazırlanırken ve laboratuvarım henüz etkin hale geçmişken, kadromun bulunduğu, ancak 8 yıldır bir türlü öğrenciye açılamayan Biyoloji bölümüne atandığımı öğrendim.Atama sebebi olarak hiçbir yazılı gerekçe gösterilmiyor, sadece sözlü bildirimlerle ‘çalışmalarımın bu bölüme daha uygun olduğu’ bildiriliyor. Bütün bunların yanında görev yerim değiştirilmekle kalmadı, beni tam olarak bilimsel çevremden soyutlamaya çalıştılar. Tez hocalığını yaptığım master öğrencilerine baskı yapıldı, dolaylı olarak tezlerine benimle devam etmemeleri sağlandı. Yürütücülüğünü yaptığım DPT destekli projem illegal olarak sonlandırıldı. Laboratuvarım benim üstüme zimmetli iken bir başka kişiye, gencecik bir asistana devredildi ve hatta eksik varsa onun tamamlaması istendi. Verdiğim dersler elimden alındı.Sizin kurmuş olduğunuz laboratuvar, Türkiye’de çok değerli bir açığı giderecekti. Satın aldığımız, yediğimiz ürünlerin GDO (Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar) içerip içermediğini kolayca öğrenecektik. Sizin atamanızdan sonra bu laboratuvar biyoteknoloji konusunda kullanılmaya devam etti mi?

“Hücre Kültür Teknikleri laboratuvarı” adındaki bu laboratuvar, şu anda biyogüvenlik konusunda kullanılmıyor. Atanmamı takiben hemen kilidi ve düzeni değiştirilmiş durumda. Şu anda orada çalışmakta olan öğretim üyesi ve asistan arkadaşlara da, benimle iletişimde bulunmamaları yönünde baskı yapıldığı için, son gelişmelerden pek haberdar olamıyorum. Herhalde başka nitelikli hücre kültür çalışmalarında kullanılıyordur.

Peki, şu anda biyoteknoloji ölçümleri için başvurabileceğimiz başka bir yer var mı? Bir gofretin içinde transgenik soya yağı veya transgenik mısır şekeri bulunup bulunmadığını nasıl öğreneceğiz?

Tarım Bakanlığı’nın bir laboratuvarı var. Kişisel olarak, elinizdeki bir ürünü test ettirebiliyorsunuz. Bunun için, kurulduğu vakitlerde başvuru başına 800 YTL gibi bir rakam ödemek gerekiyordu, şimdi daha da yüksek bir rakam olabilir. Ve en önemlisi, laboratuvar sonuçlarını sadece kişisel kullanımınız için veriyorlar, başka bir yer veya kurumla paylaşmanızı istemiyorlar!

Yani, dünyanın parasını verip elimdeki gofrette GDO olduğunu öğrenmişsem bile, bunu hiç kimseyle paylaşmamam isteniyor? Peki, yurtdışından, özellikle ABD’den gelen ithal ürünlerde GDO riski çok yüksek. Gümrükten içeri alınan her ürün 800 YTL parayla test mi ediliyor? Soya yağlarının, mısır şekerlerinin GDO içerdiğini duyuyoruz. En son, ABD’de pirinç silolarında GDO pirinç bulundu. Bunlar nasıl kontrol ediliyor?

Gümrüklerimizden giren ürünlerin GDO içerip içermediğini bilemiyoruz. Hiçbir kontrol yapılmıyor, sadece ithalatçı beyanına dayalı hareket ediliyor. Yani, “Benim ürünümde GDO yok” deyip, malınızı içeri sokabiliyorsunuz. İthal ürünlerde hiçbir kontrol veya test yapılmıyor.Tamamen tüccar beyanına emanetiz yani…

Transgenik ürünlerin zararını dile getiren başka kurumlar veya kuruluşlar var mı? Ülkemize bu ürünlerin girmesini engellemeye çalışanlar var mı?

Akademik alanda ODTÜ’den bir öğretim üyesi çalışmalarını sürdürüyor. Onun gözetiminde çok değerli iki tez çalışması sonuçlandı. Ancak bu dostuma gelen baskılar nedeniyle çalışmaların hızı kesildi. Bilimsel danışma kurulu üyeliğini sürdürdüğüm “GDOyahayır Platformu” ve “SOS Çevre Gönüllüleri Platformu” bu konuda bilinci artırmaya çalışıyorlar. Buğday Dergisi ve Derneği uzun süredir bu konuda yazılara yer veriyor.

TÜKODER de bu konuyla ilgileniyor. 15 Mart 2005 tüketiciler gününde bir panel düzenlediler, ben de konuşmacı olarak katıldım. Bu paneldeki sözlerimi gazeteci Meral Tamer köşesinde, ismimi vererek yazdı. Gıda Dernekleri Federasyon Başkanı ile bu konuda ciddi tartışmalarımız oldu ve ondan sonra da atamalar, değişiklikler hızla gerçekleşti.

Polis Emeklileri Derneği gibi mütevazı topluluklar dahi GDO konusuyla ilgilenmeye başladılar.

Cumhuriyet Gazetesi – Tarım eki, Nokta Dergisi, Aksiyon vb. bir çok saygın yayın organı konuyu benim de görüşlerime yer vererek yayınladılar. Gıda Bilimi ve Teknolojisi dergisinin son sayısı ekolojik tarım hakkında bir yazıya yer verdi.

Transgenik ürünler konusunda bilinçli, bunları istemeyen bu kadar kuruluş, kişi var. Transgenik ürünleri savunan insanlar da var mı?

Transgenik ürünlerin hamiliğini bazı üniversiteler ve gıda endüstrisi yapıyor. Sabancı Üniversitesi, 10-11 Eylül 2005 tarihlerinde “Tarımsal Biyoteknoloji ve Genetiği Değiştirilmiş Ürünler” konulu bir sempozyum düzenledi. Transgenik ürünleri aklama toplantısı diyebileceğimiz bu sempozyumda, sadece bu teknolojinin yandaşlarının katılımıyla, GDO teknolojisinin müthiş bir teknoloji olduğu iddia edildi. İleriye yönelik vaatleri olduğu söylendi.

Sabancı Üniversitesi rektörü, TÜSİAD’ın bir toplantısında bizzat “Biyogüvenlik yasası çıkarılmamalıdır. Biyogüvenlik yasası konusundaki girişimler, teknolojik gelişimlerin ve bu faaliyette bulunmak isteyenlerin önünü kesebilecektir.” dedi.

Gıda Dernekleri Federasyonu başkanı Şemsi Topuz, transgenik ürünlere karşı çıkanlar için “Ya ideolojik sapkınlığı vardır, ya teknolojinin gerisinde kalmışlardır, ya da bilimsel gelişmeleri izlemiyordur” dedi). Esasen kendisiyle tartışmamız bu beyanın sonucunda gerçekleşti.

TÜSİAD, bir biyoteknoloji raporu çıkardı. Bu raporda transgenik ürünlerin riskleri hiç anlatılmadan, yarım sayfalık bir biyogüvenlik konusu yer aldı ve genellikle transgenik ürünlerin, ne faydalar sunabileceği yer aldı.

Ortaya çok sarsıcı bir tablo çıkıyor. Transgenik ürünler konusunda uzman öğrenci yetiştireceğiniz ve kapsamlı bir laboratuvarla GDO ürünleri belgeleyebileceğiniz için bazı çevreler rahatsız oluyor. Siz ve sizin gibi akademisyenlere baskılar yapılıyor, bilimsel ortamınızdan yalıtılıyorsunuz. Diğer taraftan, transgenik ürünlerin sözde faydaları üzerine konuşanlar çok rahat konuşacak ortam bulabiliyor ve destekleniyorlar. Kamuoyuna pembe bir tablo çiziliyor.

Bizim gibi sindirilmek istenen akademisyenlere bir örnek de Berkeley Üniversitesi’nden ihraç edilen Prof. Ignacio Chapela’dır. Bir biyoteknoloji firması okulla 25 milyon dolar değerinde 5 yıllık bir anlaşma yapmak istediğinde çıkar çatışmaları olacağı gerekçesiyle eleştirdiği için okuldan ihraç edildi. Ancak orada toplumsal bilinç ve sorumluluk anlayışı yüksek olduğundan, tüm dünyadan bilimciler organize edilerek imza toplandı. Biz bile imza verdik Türkiye’den. Oysa ülkemizde bu maduriyet yaşandığında tepkisizlik daha yoğundu.

***

Prof. Dr. Şeminur Topal atamasıyla ilgili yürütmeyi durdurma kararının alınması için dava açtı. Rektörün uygulamasını yasal hakkı olduğu gerekçesiyle savunan mahkeme sonucunda davayı kaybetti.

İnanıyoruz ki, Şeminur Hoca’nın açmaya çalıştığı yol genişleyecek, ülkemiz GDO’nun giremediği, temiz bir toprak haline gelecek…

Posted in demedi demeyin, gazetelerden | 1 Comment »

Papa özür dilemeden Türkiye’ye sokulmamalı

Posted by bence Eylül 20, 2006

Sen, “İslâm akıl dışı bir dindir” diyecek ve Peygamberime, “Muhammed sadece kötü ve insanlık dışı şeyler getirdi” diyerek beni can evimden vuracaksın sonra da utanmadan Türkiye’ye gelip ayaklarının altına kırmızı halılar serilmesini, Türk askerinin törenlerde sana selâm durmasını, Cumhurbaşkanlığı köşkünde şerefine yemek verilmesini bekleyeceksin..

Bu nedir biliyor musunuz?
Bu, kelimenin tam anlamıyla bir “psikolojik savaş”tır. Bu, ben senin her türlü mukaddesatına ağız dolusu hakaret ederim, özür falan da dilemem. Sen bütün bunları sîneye çekmek zorundasın ve af buyurun kölem gibi ülkeni ziyaret etmek istediğimde sen sanki hiçbir şey dememişim gibi beni ağırlamak, bana saygı göstermek mecburiyetindesin, demektir. Sakın ola ki hiç kimse yahu bu devletler arası bir ilişkidir, böyle şeyler büyütülmez falan demesin, bunu diyenler ya tarih bilmiyor, ya sahte Atatürkçü, ya Allah(c.c.)’tan korkup Hz. Muhammed(s.a.v)’ten şefaat beklemiyordur.
Papa İslâm’a bunca hakaretten sonra İran’a ayak basabilir mi?
Aynı Papa İslâm için söylediği sözleri Yahudiler için söyleyebilir mi? Söylediğinde İsrail’e ayak basabilir mi? Bırakın İsrail’i, Yahudilere yan gözle baktığını ihsas ettirse Papa özür dilemeden Amerika’ya, hatta İngiltere’ye sokulur mu? Bunların hiç biri olmaz. Ama İslâm’a ve Hz. Muhammed(s.a.v.)’e hakaret edince İslâm coğrafyasına ayak basar, hem de işe Türkiye’den başlar?
Niye?
Niye olacak, Türk’ün şerefini örseleyince, Türk’ün bileğini bükünce Arapları halletmek kolaydır da ondan.
Benzer bir şeyi “Haçlı seferi başlattım!” diyen Buhs’un askerleri Irak’ta yapmadı mı? Türk’ün uluslar arası alandaki itibarını sağlayan Mehmetçiğin başına çuvalı niye geçirdiler? Ve sonra niye özür dilemediler? Özür dilemedikleri gibi aynı Mehmetçiği İsrail’in çıkarları için Lübnan’a göndertmeyi başarmadılar mı?
Papa’nın İslam dini ve Hz. Muhammed(s.a.v.)’e hakaret edip özür bile dilemeden Türkiye’ye gelmesi Mehmetçiğin başına çuval geçirildikten sonra Türk milleti ve Türk askerinden özür dilemeden ABD ve İsrail’in istekleri doğrultusunda Lübnan’a gönderilmesi gibidir. Irak’ın kuzeyindeki PKK yuvaları Mehmetçik için “yasak bölge” amma Lübnan’ın güneyi, “görev yeri”dir?!

İşte psikolojik savaş budur.
Bush, ben senin askerinin başına çuval geçiririm, özür dilemem, sonra şuraya girme derim, giremezsin, şuraya git derim, gidersin demiştir. Şimdi Papa da tutmuş, Türk’ün Haçlılara karşı yüzyıllarca muhafızlığını yaptığı İslâm dinine en ağır hakaretleri yapmış, özür falan da dilemeden Türkiye’ye gelme hazırlıklarına başlamıştır.
Görüyorsunuz Türk milletini en hassas noktalarından nasıl çökertiyorlar!
Çuval hadisesi ile askeriniz askerimizle baş edemez dediler. Papa’nın hakaretleri ile de benim dinim senin dininden üstündür ben bunu böyle söylüyorum, sen de kabul etmek zorundasın, nitekim özür bile dilemeden ülkeni ziyaret edeceğim ve sen bana “Gelme!” diyemeyecek, ayağımın altına kırmızı halılar serecek, bana gülücükler dağıtacak, törenle karşılayıp törenle uğurlayacaksın deniyor ve Türkiye’yi yönetenler de bunu içlerine sindirebiliyorlar…
Sayın Erdoğan, “Papa özür dilemelidir!” dedi ya..
Bu adam, Başbakanının talebine rağmen özür dilemeden Türkiye’ye gelirse neler olacak? O daha Türkiye topraklarına ayak bastığı andan itibaren bütün dünya televizyonlarında ve tabii bütün İslâm coğrafyasında Papa’nın İslâm’a yaptığı hakaretler gazete ve televizyonlara yeniden taşınacak, Erdoğan’ın özür dilemesi gerektiğini söylediği de hatırlatılarak, ama denecek, işte Papa özür dilemeden Türkiye’de. Yüzyıllardır İslam ümmetine liderlik yapmış bir Türkiye, başbakanının talebine rağmen özür dilememiş Papayı topraklarında ağırlıyor, ona hürmet ediyor..
Papa’nın İslâm ümmetinin gözünün içine sokmak istediği işte tam da bu fotoğraf..
Ve yine Papa’nın Haçlı dünyasına göstermek istediği de yine aynı resim.
O bu ziyaretiyle âdetâ diyecek ki, bakın ey Hıristiyanlık âlemi, ben bu Türk milletine İslâm’ın akıl dışı bir din olduğunu ve Hz. Muhammed(s.a.v.)’in insanlık için hiç de iyi şeyler getirmediğini kabul ettirdim. Şayet onlar benim bu sözlerimi kabul etmeselerdi beni de ülkelerine kabul etmezlerdi. Görüyorsunuz yaptığım her hakareti yuttular, önümde eğiliyor, ayaklarımın altına kırmızı hallar seriyorlar..
Velhasıl bu adamın 50 yıllık geçmiş ve 5 milyonluk İsrail’e yapamayacağı bir çirkinliği binlerce yıllık mâzi, 75 milyon nüfusu olan ve bir buçuk milyarlık İslâm ümmetinin gözbebeği Türkiye Cumhuriyeti’ne revâ görmesine izin verilmemeli…
Öldük diyelim, çürümedik ya…

Hasan DEMİR

Posted in gazetelerden | Leave a Comment »

Asıl suçlu yağ değil şeker

Posted by bence Eylül 19, 2006

Kaan Arslanoğlu’nun 20 Kasım 2005 tarihli Akşam Gazetesinde Prof. Dr. Ahmet Aydın ile röportajı…

Ahmet Aydın kimdir?


1953 İstanbul doğumlu. Samsun Anadolu Lisesi ve 1977 Cerrahpaşa Tıp Fakültesi mezunu. Çocuk Hastalıkları Uzmanı. 1988’den beri Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Çocuk Hastalıkları Anabilim Dalı’nda çalışıyor. 1993’te aynı kliniğin Beslenme ve Metabolizma bilim dalı başkanı, 1994’te profesör oldu. Dalıyla ilgili yayımlanmış 6 kitabı var. Evli, bir çocuk babası. Muayenehanesi yok.

Basında beslenme ve diyetle ilgili yayınlar dikkat çekecek kadar fazla. Herkes bir şey iddia ediyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?


Demek ki o konuda bir boşluk var. Klasik tıp beslenmenin önemini çok düşük düzeye indirgiyor. Çoğu hekim beslenme konusunda temel bilgilerden yoksun. Buna karşın sağlık problemleri artıyor, şişmanlık yaygınlaşıyor. O zaman da bilen bilmeyen herkesten medet umuyor halk. Bu iş bir ticari sektöre dönüştü.

Medyadaki yayınları ne kadar izliyorsunuz, ne derece yararlı bu yayınlar, ne derece zararlı?


Bilimsel yayınları ve güvenilir internet sitelerini sıkı takip ediyorum. Ama medyadaki yayınlara seyrek bakıyorum. Tabii çok rahatsız ediyor okuduğum, duyduğum bazı şeyler. Yararlı bilgiler de veriliyor; ama iki doğrudan sonra bir yanlış şey söyleniyor, o da işi berbat ediyor.

Popüler isimler var. Nereye baksak onlar… Mehmet Öz, Taylan Kümeli, Ender Saraç, Osman Müftüoğlu… Bunlardan yararlı olanlar var mı?


Kişisel temelde cevaplar vermek istemiyorum. Ben genel özelliklerden bahsedebilirim. Bir ölçüde doğru bilgiler veriyor tüm bu insanlar. Ama dedim ya, arada birkaç yanlış şey söylüyorlar, tüm iyi etki kayboluyor.

En önemli eksikleri ne?


Şimdi birisi sağlık programı yapıyor mesela televizyonda. Sponsoru margarin firması. O yüzden margarin sağlığa çok zararlıdır diyemez bu uzman, zaten demiyor. Şeker zararlıdır yemeyin, kola içmeyin demezler, diyemezler. O zaman gıda sektörü baskı yapar, en azından reklamı keser diye korkarlar. Bu baskı o kadar yoğun ki, bazen umutsuzluğa kapılıyorum.

MESLEKTAŞLAR ENGEL

Televizyondaki reklamların büyük bölümü gıda sektörüne ait. Bunların çoğunluğu sağlığa zararlı ürünler, öyle değil mi, baskı böyle yapılıyor.


Elbette. Şekerli çocuk maması üreten, şekerli süt, yoğurt üreten firmalar var. Bunlar pediyatri kurumlarına da sponsorluk yapıyor. Kongreler düzenliyorlar. O zaman çok iyi bildiğiniz bilimsel gerçekleri konuşamıyorsunuz, önce meslektaşlarınız engelliyor sizi. Yine medyadaki beslenme programlarına sponsorluk yapıyor aynı firmalar. O programı sunan uzman en basit bilgileri söylemiyor sonucunda. Şunlar sağlığa zararlı diyemiyor, ‘dengeli beslenin’ diyor.

Piyasadaki en yaygın söylem bu galiba, ‘dengeli beslenin’ lafı… Argo tabirle en büyük geyik!


Tam da bu. Dengeli beslenme sözünü edince konuşmanıza bilimsel bir hava veriyorsunuz. Onu da yiyin, bunu da yiyin, ölçülü olun falan… Bunu söylemek hiçbir şey söylememektir. Dengeli beslenin sözü asla bilimsel değil. ABD’de beslenme piramidi diye bir şey çıkardılar on yıllar önce; yağları azaltın, light ürünler tüketin, bir denge içinde her şeyi yiyin dediler. Şimdi kime sorsanız size beslenme piramidinden bahsedecektir. Yağları kısıtlamaya dayanan bu dengeli beslenmenin etkisiyle ABD’de şişmanlık oranı 1/3’ten 2/3’e fırladı, yani yüzde 100 arttı. Tehlike etten, yağlardan gelmiyor, şekerden geliyor.

İNSÜLİN DİRENCİ

Önerdiğiniz beslenme anlayışı, ‘Taş Devri’ diyeti diyebiliriz buna, ‘Atkins Diyeti’nin çeşitlendirilmiş, yumuşatılmış hali. Kalori kısıtlaması olmadan insanlar kilo veriyor, nedir bu işin sırrı?


‘Taş Devri Beslenmesi’ işin felsefesini anlatmak için kolaylaştırıcı bir isim. Doğru beslenmenin esası düşük şekerli, düşük karbonhidratlı beslenmedir. İşin özü bu. Bu sistemle kısıtlamadan kalori, yağ ve protein alınarak nasıl zayıflanıyor, anlatayım: Şeker veya hızla şekere dönüşen karbonhidratlı gıda aldığımızda bunun kan düzeyini ayarlamak için vücutta insülin salınıyor. Fazla şekerli yiyen kişilerde zamanla insülin direnci gelişiyor ve daha fazla insülin salınıyor. Eğer kanınızda düşük düzeyde insülin varsa alınan şeker enerjiye dönüşüyor, hatta depolanmış eski yağlarınız da yakılıyor. Eğer insülin düzeyiniz yüksekse aldığınız şeker yağa dönüşüyor, depolanıyor.

Başka deyişle, şekeri kısıtladıkça bedeniniz yağ yakan makineye dönüyor. Aksine şeker, karbonhidrat aldıkça istediğiniz kadar yağ kısıtlayın, şişmanlıyorsunuz.

Evet, ama işin en çok ilgi çeken boyutu olan şişmanlık problemi beni dolaylı olarak ilgilendiriyor. Hafif kilolu görünüp sağlıklı kalmak mümkün, tersine pek zayıfken metabolik yönden sağlıksız olabilirsiniz. Beni asıl ilgilendiren yüksek insülin düzeylerinin yapmış olduğu kronik enflamatuar hastalıklardır. Bu kavram çok önemli. Bedensel hastalıkların çok büyük bölümünün temelinde kronik enflamatuar hastalık yatar. Tüm hücrelerde, dokularda, damarlarda oluşan küçük küçük tahrip edici etkiler. Yüksek insülin dışında, omega3’ün omega6’ya göre eksikliği ve dışardan bedene aldığımız yapay maddeler yapar bu etkileri. Kalp damar hastalıkları, damar sertliği budur, kansere bu yol açar, erken yaşlanmaya, daha bir dizi hastalığa…

Damar sertliğine kolesterolün, fazla yağların yol açtığı söyleniyor.


Bu klasik tıbbın hala etkisini sürdüren miti. Kolesterol efsanesi… Yağ yiyoruz, damarlarımız tıkanıyor: Saçma! Kolesterol tamir edici bir ajandır. Damar civarında tahribat gelişince kolesterol oraya gider ve yarayı tamir eder. Kolesterol olmasa kısa zamanda ölürüz. Ama bunu yaparken damar da kalınlaşır, sertleşir. O zaman damar tahribatını önleyeceğiz demek ki, insülin düzeyini aşağıya çekeceğiz, omega3 alımını artıracağız. Birileri her yangında itfaiyecileri görüyor, ‘itfaiyeciler yangın çıkarıyor’ söylentisini yayıyorlar. Bu iş ona benzer. Kolesterol düşürücü ilaçlar faydasızdır demekle kalmıyorum, kesinlikle zararlıdır diyorum.

BU BÜYÜK BİR SEKTÖR


Bunları söyledikçe tıp camiasından dürüst insanların da büyük bölümü tepki gösteriyor. Akla yakın, temel bilgilere uyuyor, tamam. Ama klasik kitaplarda, bilimsel dergilerde pek az geçiyor böyle şeyler; demek ki bu da bir tür komplo kuramcılığı, hatta şarlatanlık diyorlar.

Doğrudur. Aynı tepkileri ben de alıyorum. Ama tıp camiası, doktorlar deyince çok bilinçli bir topluluk diye bakmayalım. Her şeyden önce şuna dikkat edin: Doktorlar kendi sağlıklarına ne kadar önem veriyorlar. Bilimselliği savunmada da yaygın bir duyarsızlık var, dahası en dürüst insanlar bile genel havadan etkileniyor. Tıp sektörü aklınızın alamayacağı kadar büyük kazançlar getiren bir sektör. Kanser tedavisi sektörü korkunç bir sektör. Damar cerrahisi sektörü… Demin söyledim, gıda sektörü çok büyük, baş edilemez. Raf ömrü uzun gıdalar üretiyorlar ve bizim raf ömrümüzden çalıyorlar. Bilimsel araştırmaların büyük bölümü şirketlerce destekleniyor. Ama tüm bunlara rağmen ben savunduklarımı destekleyen çok sayıda bilimsel yayına rastlıyorum.

Bizde böyle araştırmalar var mı?


Elbette. Damar bir kez sertleştikten sonra bir daha ameliyatsız düzelmez efsanesi var ya. Kliniğimizde yapılan bir çalışmada şişman çocukların damar kalınlıkları ve esneklikleri ölçüldü. Sonra bir bölümüne düşük yağlı, bir bölümüne düşük karbonhidratlı diyet uygulandı. Yağı azaltılan grupta hiçbir iyileşme görülmezken, şekeri kısıtlanan grupta damarda belirgin incelme, esneklikte bariz artma saptandı. Bu deneyler zor değildir. Bazı basit kan testleriyle de beslenmenin bedene etkisi izlenebilir.

Peki biz ne yaptık?


Şişman değildim, ama fazla kilolarımı kanıksamıştım. Çabuk acıkır ve acıktığımda insafsız yerdim. 1.5 yıl önce adı geçen anlayış doğrultusunda beslenmeye başladım. Sekiz ayda on kilo vererek ideal ağırlığıma kavuştum. Bu sistem aslında bir diyet değil. Ömür boyu devam edecek sağlıklı beslenme anlayışı. Öncesinde çabuk acıkıyordum, acıktığımda kolay öfkeleniyordum. Bunlar diyabet adaylığı belirtileridir. Yine kolay öfkeleniyorum ama acıkmaya bağlı değil, kişiliğimden. Taş Devri’nde ara sıra kaçamaklar yapılabiliyor. Tavsiye edilmez, fakat ömür boyu rejim havasında yaşayamayacağınıza göre kaçınılmaz. Bir ya da iki gün içinde tekrar doğru beslenmeye döndüğünüzde kaçamakların size pek kilo aldırmadığını görüyorsunuz. Zaten birkaç ay sebat ederseniz, düzeni ara sıra delseniz de eskisi kadar yiyemediğinizi fark edeceksiniz. En yaygın palavra fazla yağlı veya proteinli beslenirseniz kolesterolünüzün yükseleceği palavrasıdır. Tam aksi oluyor, kolesterolüm normalin biraz üstündeyken şimdi normal sınırlarda. Birçok hastama ve yakınıma uygulattım; ilk birkaç haftada yılmayıp devam edenler büyük fayda gördü. Yakında sporcularda Taş Devri Beslenmesi’ni inceleyeceğim; çok ilginç bir konu.

TAŞ DEVRİ BESLENMESİ

Son 40-50 yıllık beslenme sistemimiz, yaşam biçimimiz genetik-bedensel yapımıza uymuyor. Binlerce yıl önce tahıllar temel gıdamız olunca sağlığımız darbe yedi. Beyaz un çıkınca yapımız bozuldu, rafine şeker bünyemizi sarstı. Fiziksel hareketsizlik işin tuzu biberi oldu.

Taş devri sisteminde yasak olan ilk madde yapay şeker: Her türlü tatlı, şekerleme, kola, meşrubat, bisküvi vs. Karbonhidratları çok kısıtlıyor, hatta hiç almıyorsunuz. (Ekmek, unlu mamuller, patates, pilav, makarna…) Başka her şey fazla abartmadıkça serbest: Kırmızı et, kuruyemiş, yumurta vs. dahil.

Bir – iki haftalık nispeten zor dönemi atlattıktan sonra daha az acıkırsınız. Öbür diyetlerde görülen halsizlik, yorgunluktan uzak kalır, aksine daha zinde hareket edersiniz. Zaten burada esas, sağlıklı olmak. Zayıflamaksa yan etki. Buna rağmen en hızlı kilo verdiren düzen.

Alışma döneminde, ayrıca kilo kaybı hala devam ediyorsa ileri dönemde denetimli şekilde karbonhidrat alınabilir. O zaman tam buğday ekmeği, makarna ve glisemik indeksi düşük besinler ilk tercih edilecekler.

Hayvansal doğal yağlarda kısıtlılık yok. Tereyağı faydalı. Margarin yasak. Zeytin ve fındık yağı özel olarak tercih edilmeli. Akdeniz diyeti kardeş diyettir. En önemli farklılık Taş Devri’nde tahılların kısıtlı alımıdır. Bir de yüksek şekerli meyvelerin azaltılması.

Besinler olabildiğince çiğ yenmeli. Pişenler az pişmiş yeğlenmeli; yağlar etler kesinlikle yakılmayacak. Koruyuculu gıdalar sakıncalı. Balık yağı takviyesi önemli. Olabildiğince çok fiziksel hareketlilik.

Posted in demedi demeyin, gazetelerden, sağlık | 1 Comment »

hiç merak etme!!!

Posted by bence Eylül 19, 2006

Bu kadar mı  acaip bir milletiz biz???
5 dakika tahammül edip seyredebilir misiniz deneyin bakalım.

Posted in aklıma gelenler, demedi demeyin | 5 Comments »

Bilimsel açıdan Duanın faydaları

Posted by bence Eylül 19, 2006

Klinik deneyler, insanın kendisi ya da bir başkası için ettiği duaların, hem eden hem edilen kişinin fiziki ve ruhi yapısına olumlu yönde katkıda bulunduğunu gösteriyor. Duanın gücünü keşfeden ilaç şirketleri şimdi ‘duayı modern tıp’ ile birleştirmenin yollarını arıyor.

Amerikalı ünlü şarkıcı Aretha Franklin 60’lı yıllarda ‘I say a little prayer for you’ (Senin için küçük bir dua ediyorum) isimli şarkısını söylediğinde, kalpten dile getirdiği bu cümlenin, kısa bir süre sonra tıp dünyasında ter akıtan bilim adamlarına ilham vereceğini bilemezdi elbette. 70’lerden itibaren yapılan araştırmalar, dua etmenin, insan sağlığı üzerinde olumlu etki yarattığını gösteriyor! Duanın gücünü araştıran uzmanlar, şaşırtıcı verilere ulaşıyor. Klinik deneyler, insanın kendisi ya da bir başkası için ettiği duaların, hem eden hem edilen kişinin fiziki ve ruhi yapısına olumlu yönde katkıda bulunduğunu gösteriyor. Duanın gücünü keşfeden klinik, vakıflar ve ilaç şirketleri şimdi ‘duayı modern tıp’ ile birleştirmenin yollarını arıyor.

Sir John Templeton Vakfı, bu istikametteki arayışların meyvesi olarak ortaya çıkan ‘Mind-Body’ (Ruh/Beden) alanındaki araştırmalar için yılda 30 milyon dolar harcıyor. ABD Ulusal Sağlık Enstitüsü de ‘düşünce’ odaklı tıp için 3,5 milyon dolarlık bir fon ayırmış durumda. Dünyanın en ünlü kalp cerrahlarını bünyesinde barındıran Cleveland Clinic’in hemen yanı başında bulunan Case Western Reserve Tıp Fakültesi’ndeki doktor adayları, tıp tarihi ve hastaya genel yaklaşım konularında ‘hastanın inancı’ konusunu da ders olarak görüyor.

İngiltere’de binlerce insan hastanelerdeki yakınları için dua ediyor. Hatta birçok kişi, bir araya gelerek yakınları için toplu dualar ediyor. Dua edenler arasında doktorlar ve diğer sağlık personeli de bulunuyor. Bilim adamlarına göre grup dualarında daha güçlü bir frekans yakalanabiliyor.

Duanın maddi etkilerini gösteren en önemli araştırmanın sahibi ise, Harvardlı bilim adamı Herbert Benson. Dua eden kişilerin beyin MR’larını çeken Benson, bu tarama ile vücudun ve beynin dua ederken değiştiğini ortaya koyuyor. ‘Yaptığımız beyin taramalarında, düzenli şekilde ibadet eden kişilerin, diğerlerine nazaran daha düşük tansiyona sahip olduklarını, daha az gerilim içinde olduklarını görebiliyoruz.’ diyen Benson’ın bulgularına göre, dua ya da ibadet esnasında vücut fonksiyonları rahatlıyor ve beyin büyüyor. Yer ve gök dua üstünde durur der büyükler. Kur’an-ı Kerim’in tavrı çok nettir bu konuda: ‘Duanız olmasaydı ne ehemmiyetiniz olurdu.’ der ayette (Furkan, 25/77)’. Müslüman doğarken dua mırıltıları ile doğar, onunla büyür, günlük işlerine onunla başlar. Yalnız Müslümanların değil ehl-i kitabın ve hatta Budistlerin bile bütün kainatıdır dua.

Ellerde tesbih ‘Rab’ zikredilir. Ancak son yıllarda ‘dua etmek’ dini bir ritüel olmaktan bir adım öteye geçerek tedavi aracı olmaya başladı. Dua ile iyileşme süreci arasındaki bağlantıyı incelemek amacıyla yürütülen araştırmalar son derece önemli sonuçlar ortaya koyuyor. ABD ve İngiltere’de yapılan araştırmalara göre, hastalar için dua etmek, hastaların rahatsızlık belirtilerini azalttığı gibi, iyileşme sürecini de hızlandırıyor. Diğer bir deyişle; hem ‘dua eden’ hem de ‘dua edilen’ şifa buluyor. Durum böyle olunca başta Amerika ve İngiltere’de olmak üzere birçok ülkede ‘dua kulüpleri’nin sayısında artış gözleniyor. Birçok insan başı sıkıştığında ve hastalık kapısını çaldığında, doktorlarla birlikte duaya da başvuruyor.

Dua eden sıhhat buluyor 1960’lı yıllarda sadece şarkılara tema olan ‘dua’ 90’lı yılların ortalarından sonra ciddi anlamda araştırma konusu oldu. Bu tarihten sonra ABD’deki ‘dua ve sağlık’ konulu araştırmaların sayısı neredeyse ikiye katlandı ve ortaya çarpıcı sonuçlar çıktı. Sözgelimi, Michigan Üniversitesi’nin araştırmasına göre, dindarlarda depresyon ve stres daha az görülürken, Chicago’daki Rush Üniversitesi’nin araştırmasına göre, düzenli olarak ibadet ve dua edenlerdeki erken ölüm oranının, dine bağlı olmayanlara göre yüzde 25 daha az olduğu tespit edildi.

Dua eden kalp hastalarının, ameliyattan sonraki birkaç yıl içindeki ölüm oranlarının, etmeyenlere nazaran yüzde 30 daha az olduğu ortaya çıktı. Columbia Üniversitesi’nde yapılan araştırmada ise, üreme sorunları yaşayan kişiler için düzenli olarak dua okundu ve bir süre sonra bu kişilerdeki döllenme başarı oranının yüzde 8’den yüzde 16’ya çıktığı gözlemlendi. San Francisco Hastanesi’nde 393 kalp hastası üzerinde yapılan bir başka araştırmada ise, 150 hasta için düzenli olarak dua edildi. Tanımadıkları kişilerin kendilerine dua ettiği bu hastaların, ilaç tedavisine daha çabuk cevap verdikleri tespit edildi. ‘Dua ile terapi’nin yoğun olarak kullanıldığı Duke Üniversitesi’nden kardiyaloglar da dua eden hastaların daha hızlı iyileştiğini kanıtladı.

Üç yıl süren bu çalışmada 795 kalp hastasına dünyanın çeşitli yerlerinden, aralarında Amerika’da yaşayan Müslümanların, Nepalli Budist rahiplerin ve Manchester’li Hıristiyanların oluşturduğu 26 ayrı grup, dua etti. Yine 1998’de yayınladığı bir araştırmayla Dr. Elizabeth Targ, Afrika’daki bazı AIDS hastalarının toplu yapılan dualarla iyileşme gösterdiklerini kaydetti. Bazı araştırmalarda hasta ve dua edenin karşılıklı olarak birbirlerinden haberdar olmasa bile, ‘dua’nın yine şifa verici etkisini göstermesi, bilim adamları tarafından meselenin en etkileyici kısmı olarak nitelendiriliyor. Öte yandan inancın fiziki etkilerine yönelik bilim dünyasında sonuçları merakla beklenen son araştırma ise İngiltere’de yapılıyor. İngiliz bilim adamları, teologlar ve beyin uzmanlarından oluşan bir grup iki yıl sürecek bir çalışma sonucunda ‘Neden bazı insanların inançları güçlü, bazılarının değil?’, ‘İnancın acı üzerindeki etkisi nedir?’ sorularının cevabını araştırıyor.

İngiltere’de yeni oluşturulan ‘Zihin Bilim Merkezi’ne bağlı bilim adamları, bu sayede inancı, inancın gücünü ve sarsılma noktalarını anlamaya çalışacak. Grup duaları daha etkili Bilimsel çalışmaların da ‘duanın gücünü’ kanıtlaması doğal olarak dua gruplarının sayısını ve duaya olan talebi artırıyor. Nitekim İngiltere ve İrlanda’da sadece çeşitli Hıristiyan mezheplerine ait binin üzerinde dua grubu var. Küçük bir ada ülkesi olan Singapur’da bile 31 dua grubu bulunuyor. İngiltere’de bir milyondan fazla Hıristiyan’ın bağlı olduğu bir cemaatin sözcüsü Janet Holloway’a göre araştırmalar, duanın hastalar üzerinde pozitif etkisinin olduğunu kanıtlıyor. Holloway, ‘Birçok doktor alternatif terapiler arayışında iken biz de duayı bir alternatif olarak görüyoruz.’ diyor.

PSİKİYATRİ PROFESÖRÜ HAROLD G. KOENIG: Dindarlar daha uzun ve sağlıklı yaşıyor Dua etmeyenlere kıyasla, dua edenler üzerinde yaptığınız klinik deneylerden ne gibi sonuçlar elde ettiniz? Dua edenler ya da dindar hastalar, stresle daha kolay başa çıkıyor, depresyona girme oranları daha düşük oluyor, girseler de daha kolay çıkabiliyor. Depresyon, kişilerin hasta olduklarında yaşadıkları ciddi bir zihinsel sağlık sorunudur. Ümitlerini kaybedip her şeyden vazgeçerler. Din ve dua ise yaşama manâ katar, insana ümit verir. Bunlar ise kişinin ruhunu ayağa kaldırarak onu depresyondan çıkartır. Yaptığımız bir çalışmada, sağlıklı ve dua eden ihtiyarların, etmeyenlere oranla yüzde elli oranında, ortalama 6 yıl daha fazla yaşadıklarını gördük. Görüyoruz ki duanın zihinsel sağlığa katkısı, aynı zamanda fiziksel sağlığı da etkiliyor.

Yaptığınız klinik deneylerde sadece Hıristiyanlar üzerinde mi çalıştınız yoksa diğer dinlerin mensupları da araştırmalara dahil edildi mi? Amerika’dakilerin yüzde 90’ı Hıristiyan olduğu için bulgularımız doğal olarak Hıristiyanlarla ilgili haliyle. Bununla birlikte dünyanın diğer yerlerinde de, sınırlı da olsa Müslüman ve Yahudilere yönelik olarak benzer çalışmalar yapıldığını biliyoruz. Müslümanlarla ilgili olan çalışmalar Malezya’da yapılıyor. Buna göre endişe, depresyon ve üzüntü, dua edildiğinde ya da Kuran okunduğunda hissedilir derecede azalıyor. Bildiğim kadarı ile dua ya da Kur’an okumanın fiziksel sağlık üzerindeki etkilerine dönük bir çalışma yok. Ama yapılırsa aynı sonuçları vereceğine eminim.

Dua etmenin, çaresi olmayan hastalıkların tedavisinde önemli bir rol oynayabileceğine inanıyor musunuz? Dua etmek, iyileşmeyi hızlandırabilir mi? Son yüz yıl içersinde yapılan bin 500 çalışmadan hareketle, ki bu çalışmaların yüzde ellisi dindar insanların zihinsel ve fiziksel olarak daha sağlıklı olduğunu göstermekte, dua etmenin gerçekten de tedavi edilemez hastalıklar üzerinde etkili olduğunu ve iyileşmeyi hızlandırdığını söyleyebilirim. Tabii ki daha da fazla araştırma lazım. Ama, eldeki veriler, düzenli dini hayat yaşayan kişilerin, daha mutlu, fiziken ve ruhen daha dirençli olduklarını gösteriyor. Ruhen sağlıklı olmalarının, bağışıklık, kan ve kalple ilgili sistemler üzerinde de olumlu etkisi olduğunu biliyoruz. Stres, bedenin doğal tedavi sistemlerinin direncini kırıyor. Dua ve dini yaşam ise stresi azaltıyor, iyileşmeyi hızlandırıyor. Ama tabii ki bundan kişilerin sadece hastalandıklarında dua etmeleri gerektiği sonucunu çıkarmamak lazım. Sağlıklı iken de edilmeli ki, savunma sistemleri sürekli tetikte olsun, beden direnci düşmesin. Böylelikle sağlıklı kararlar alabilirler, bu da stresi azaltır.

LARRY SCHERWİTZ, PH. D. (California Pasifik Tıp Merkezi) ‘Enerjimiz dua ile zaman ve mekânı aşıyor’ Dua, hayatımızda büyük bir rol oynuyor. Üstelik sadece dua edilen adına değil, dua eden adına da. Dua etmek, bir tür amaç, dikkat ve istikamet harmonisi. Aynı zamanda kalbi, kutsal olana açmak manâsına da geliyor. Böylelikle amacımızı ve dikkatimizi kalbimiz sayesinde bir yere kanalize ediyoruz. Şöyle de diyebiliriz; dikkatimiz ve kalbimizdeki enerji, dua yoluyla, zaman ve mekanı aşıyor. Tabii bu, bu konu üzerinde araştırmalar yapan biri olarak benim kişisel yorumum. Bir de araştırmalar var. Çoğu kontrollü olan bu araştırmaların sonuçlarına göre; dua etmenin insan organizması üzerinde, birçok durumda, mütevazı ama istikrarlı bir etkisi var. Ne kadar çok dua edilirse, bu etkinin daha da artacağına dair emareler olmakla birlikte, henüz bunu destekleyecek yeterli veri elde etmiş değiliz. Ama sonuçlar, inancımızı destekliyor. Peki dua herhangi bir hastalığın tedavi süresini kısaltıyor mu derseniz; hastalık ve tedavi, sadece bedenle değil, ruh hali, kalp ve ruhun kendisiyle de ilgili bir süreçtir, derim. Duanın kalp ve ruh üzerindeki etkileri ortada iken, hastalığın iyileşmesine yardımcı olmuyor diyemeyiz.

ENES ERGENE (İlahiyatçı-yazar) ‘Müslüman’ın bütün kâinatı duadır’ Dua ve zikir, Müslümanların her zaman en önemli gündemidir. Dua ve zikir, bir Müslüman’ın bütün hayatını kuşatır. Nitekim Kur’an açık olarak şöyle der; “Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin, sık sık anın. O’nu sabah-akşam takdis ve tenzih edin…” (Ahzab, 33/41); “Duanız olmasaydı ne ehemmiyetiniz olurdu.” (Furkan, 25/77); “Anın beni ki, anayım sizi.” (Bakara, 2/152); “Onlar Allah’ı ayakta, oturarak, hatta yan gelip yatarken de anarlar.” (Âl-i İmran, 3/191)… Burada ideal bir Müslüman’ın portresi çizilir âdeta. Yani bir anlamda onun zikir ve tesbihle sürekli iştigali vurgulanır. Bu süreklilik onu evrâd u ezkarla bütünleştirir. Nasıl günde üç defa cismani açlığını giderme ihtiyacı duyuyorsa, öyle de, her hali ve tavrında Allah’ı zikrederek rûhî ve manevi açlığını giderir. Velhasıl, Hz. Ali (ra), Efendimiz’in (sas) talim ettiği gece okunacak duaları hayatı boyunca hiç terk etmemişti. Kendisine, “Nehrevan gecesi de mi?” diye sorulduğunda, “Nehrevan gecesi de.” buyurdular. İmam Rabbâni Hazretleri bir nâfile ve evrâd âşığı idi. Üstat Bedîüzzaman Hazretleri üç cilt olan Mecmûatü’l-Ahzâb’daki duaları, onca meşgalesine rağmen on beş günde bir hatmediyordu. Bir taraftan risaleleri yazıyor, Kur’an’la meşgul oluyor, mahkeme ve müdafaa işleriyle uğraşıyor, yazılan risaleleri tashih ediyor ve bin türlü rûhî ve manevi baskıya maruz kalıyor, ama yine de Mecmûatü’l-Ahzâb’ı okumaya devam ediyordu. Hem talebelerinin hem de meskûn bulunduğu mahallerdeki komşularının şehadetiyle, geceleri sabahlara kadar ibadet ve ezkâr ile âh-u zâr ediyordu.

ALİ ÇİMEN – HAKAN YILMAZ

(09-Mart-2005/Zaman)

Posted in demedi demeyin, gazetelerden | Leave a Comment »

Affet Allah’ım

Posted by bence Eylül 19, 2006

cocuklar.jpg

Allah’ım sana, senin için, hikmetlerin için ağlayan kulunun, arada bir çocuğunun yüzüne muhtaç olmasını affet!..
Affet Allah’ım; benim ibadetim de kusurdur. Her halim riya ve her anım kusur…
Ben kul olarak ne kadar yükselsem hep böyle kalacağım!..
Ve sen affedeceksin!..
Onun için değil midir ki, “Rahmetim her şeyi geçti!” buyurdun?..

N.F.K.

Posted in aklıma gelenler | 1 Comment »