bence…

hayata dair herşey…

“GAFİL-İ BÎ-BAHT” NE ANLAR KAŞIKÇI ELMASINDAN

Posted by bence Aralık 2, 2006

kasikcielmasi.jpgGafil-i bî-baht, yani bahtsız ve elindekinin değerinden gafil olan insan. Değerini bilmeyen kişi için elmasla taş arasında bir fark olabilir mi ki?

Meşhur Osmanlı tarihçisi Defterdar Sarı Mehmet Paşa, “Zübde-i Vekâiyât” isimli eserinde 1656–1694 yılları arasında yaşanan olayları tafsilatlı olarak anlatır. Bu eserinde “Zuhûr-u Elmas-ı Kıymet” ifadesiyle bir elmastan bahseder ve çok ibretli bir hikaye aktarır.

Defterdar Sarı Mehmet Paşa, konuya “İstanbul’da Eğrikapı mezbelesinde (çöplüğünde) bir müdevver (yuvarlak) taş bulan gafil-i bî-baht” ifadesiyle başlar. O elması bulduğu halde, değerini bilmeyen, değerinden habersiz ve umarsız olan, üstelik bir araştırma gereği bile bulmadan, sadece “üç tahta kaşık” karşılığında elması çekinmeden veren kişiyi “gafil-i bî-baht” şeklinde niteler.

Ama elmas bu ya, uzun, maceralı ve engebeli yollardan geçtikten sonra yine değerini bulur.

Eğrikapı çöplüğünde bulunan ve üç kaşık karşılığı el değiştiren elmas, bir “yaymacının,” yani günümüzdeki karşılığıyla işportacının elinde de fazla durmaz. Çünkü o da, daha fazla kâr edeceğini düşünerek, elindeki taşı on akçeye bir kuyumcuya satar. Bu kuyumcu da, hemen meslektaşı olan başka bir kuyumcuya gösterir. Kısa zamanda, bunun kıymetli bir elmas olduğu anlaşılır. Bunun üzerine hisse konusunda iki kuyumcu arasında anlaşmazlık çıkar. Derken durum dönemin Kuyumcubaşısına intikal eder. Kuyumcubaşı, her iki kuyumcuya da birer kese akçe vermek suretiyle elması ellerinden alır. Daha sonra durumdan haberdar olan Vezir-i Âzam Mustafa Paşa da böyle bir hazineye sahip olmak ister. Ancak olay Padişah tarafından duyulduğu için, emir verip getirtir. Kısa bir süre sonra, bunun eşi benzeri görülmemiş bir elmas olduğu anlaşılır ve devrin padişahı Dördüncü Mehmet tarafından hazineye alınır.

Gafil-i bî-baht, yani bahtsız ve elindekinin değerinden gafil olan insan.

Değerini bilmeyen kişi için elmasla taş arasında bir fark olabilir mi ki?

Gerçi o gafil-i bî-baht adamın hakkını yemeyelim. Neticede o da, o koskaca ve paha biçilmez elması “mezbeleden” yani çöplükten bulmuştu. Çöplükte olmakla, üç tahta kaşığına takas edilmek yine de bir değer bulmanın emaresi olabilir. Sonraki her merhalede de, değerbilirlerin derecesi yükseldikçe, parlak taş parçası olmaktan elmas olmaya doğru epey bir merhale peş peşe geliyor. Neticede, Bediüzzaman’ın şu veciz ifadesi tam da bu tablonun tercümanı oluyor:

“Paslanmış bîhemtâ bir elmas, daima mücellâ cama müreccahtır.”

O halde anladık ki, bir şeyin değer kıstaslarından birisi, o şeyin değerinin, değer kazandıran özelliklerin bilinmesidir.

Hadisenin bir diğer ciheti, değer ve kıymet taşıyan şeyle alâkalı. Değer taşıyan metâ, değerini anlayan, bilen ve değer verenler bulunmasa dahi, eninde sonunda değerinden anlayanların eline ulaşır. Bu anlaşılma süreci ne kadar uzun olursa olsun fark etmez. Örneğin, o üç kaşıkla değiştirilen Kaşıkçı Elması belki milyonlarca sene, yerin derin katmanları arasında, bir maden olarak kalmıştı. Onu bin bir güçlükle yerin katmanlarını kazıp, gizli ve karanlık mekânından gün yüzüne çıkaran ellerden diğer ellere geçmiş, onu tutan her elin sahibi onun değerini biraz daha fazla anlamıştı. Belki yüzlerce sene, onu eline geçiren her şahıs hazine sandığının karanlığında saklamış, kem gözlerden, haris ve kanun tanımaz ellerden kaçırmanın ve gizlemenin telaşına düşmüştü. Belki elmasa elmas değerini, hattâ daha fazlasını veren ellerin kana bulanmasına, cansız düşmesine ve azgın düşmanlıklara vesile olmuştu. Belki o elması bir mezbeleye düşüren süreç de böyle gerçekleşmişti. Belki değerini çok bilenlerin içinde bulundukları halet-i ruhiyeye göre, hiçbir şeyden habersiz bir bahtsızın konumu çok ama çok daha fazla insanî ve masumane idi.

MODERN GÂFİL-İ BÎBAHTLAR

Şu satırları okuyanlar “elmas” kelimesinin mânâsını epey iyi bilirler. En azından onu çöplükte bulundan daha fazla bilirler.

Elimize belki ömrümüzün sonuna kadar bir elmas geçmeyecek. Belki Kaşıkçı Elmasını en iyi ihtimalle Topkapı Sarayındaki müzeyi ziyaret etmekle yakından gördük veya görebileceğiz.

Hadiseye bir de yakın zaman önce yaşadığımız bir gelişme zaviyesinden bakalım:

Geçtiğimiz Haziran ayında, Topkapı Sarayında bulunan Kaşıkçı Elması hakkında pek çok haber okuduk, haber dinledik. Gerçeğinin Hindistan’da olduğundan sahtesinin sergilendiğine kadar pek çok şey söylendi. Hop oturup hop kalktık. Konunun çok uzmanlarından az uzmanlarına, hattâ hiç uzman olmayanına kadar herkes bir şeyler söyledi. Bereket ki, nihayetinde uzmanlar tarafından titizlikle incelenip gerçek olduğu teyid edilince millet olarak derin bir “oooh!” çektik, rahat bir nefes aldık.

Ne de olsa, o bizim en değerli taşımız, “Kaşıkçı Elmasımız” idi. Değer biçilemeyen bir taştı. Çok kıymetli bir taştı. Ünü yüzyıllar boyunca sınırlar ötesine taşmıştı.

Aslında bu gelişmenin ve yaşanan hadiselerin iyi yönleri de oldu. Kaşıkçı Elması sayesinde bazı tarihi gelişmeler, Topkapı Sarayı, tarihten bu güne kalan pek çok miraslar hakkında bilgi öğrendik. Bildiklerimizi tazeledik. Unuttuklarımızı hatırladık.

İsterseniz edindiğimiz bilgileri tekrar hatırlayalım.

Örneğin, “Gemoloji” isimli bir ilim dalından ve bununla bağlantılı bir meslekten meslekten haberdar olduk. Yine sahte olma ihtimalinden söz edilen “Topkapı Hançeri” hakkında detaylı bilgi edindik.

Topkapı Sarayı Müzesinin Hazine bölümünde sergilenen Kaşıkçı Elması, dünyanın en büyük ve en değerli 22 elmasından biriydi. Tam 86 karattı.

Elmasın çevresi iki sıra halinde 49 adet pırlanta ile çevriliydi.

Ancak, Kaşıkçı Elmasının en değerli olmadığını da bu vesileyle öğrenmiş olduk. Meğerse dünyanın en büyük elması 191 karatlık “Işık Dağı,” ya da “Kûh-i Nûr” adıyla tanınan elmas imiş. İşin ilginç yanı Hindistan’da bulunan bu elmas günümüzde İngiltere Krallık Hazinesi’nde yer alıyormuş.

Adı Farsçada “Işık Denizi” anlamında olan 185 karatlık “Derya-yı Nur”; 1853 yılında Brezilya’da bulunan ve 128 karatlık “Güney Yıldızı” diğer değer biçilemeyen elmaslar arasında yer alıyormuş.

Öğrendiklerimizin arasında, en değerli taşlar arasında anılan elmasın temel özellikleri de vardı. Meğer elmas bilinen en sert maddelerden birisiymiş. Sertliğinden dolayı da diğer metalleri çizebilme özelliğine sahipmiş. Bir diğer ifadeyle, elmasın kesilmesi ve şekillendirilmesi de yine elmasla yapılıyormuş.

Elmasın ana yapısının saf karbon olduğunu, yani kömür gibi karbondan meydana geldiğini de ortaokul ve liseli yıllarda zaten öğrenmiştik.

Şimdi soralım:

Bu saydığımız bilgilerin on katı, yüz, hattâ bin katı bilgiye sahip olsaydık elimize ne geçecekti? Tabiî bu konuda uzman olmak isteyenlere, meslek olarak gemologluğu seçenlere bir lafımız yok.

Eğer tüm bu anlatılanlardan hayatımızı şekillendirecek dersler çıkarmadığımız takdirde, beynimizi, zihnimizi ve iç alemimizi lüzumsuz bilgilerle tıka-basa doldurmaktan başka bir istifademiz olmaz.

İstifade için de, şöyle bir senaryo veya şablon ortaya koyabiliriz:

Elmas, biz kendimiz, değer kıstasımız ve hedefimiz.

Şimdi, gerek ruhumuzdaki, gerekse bedenimizdeki tüm güzellikleri, istidatları, kabiliyetleri, ister tek tek, ister tamamen bir elmasa benzetelim. Her birisinin özellikleri, mahiyeti ve bize veriliş hikmetini bilmekle, elmasa elmas muamelesi yapabiliriz. Aksi takdirde elmasa, cam veya şişe parçası muamelesi yaparız ki, bu yaklaşım bizi ne dünya, ne âhiret mutluluğuna ulaştırabilir. Neticede tam bir hüsrana uğrarız.

Şimdi elmas yerine hayatımızı idame ettirmemiz için ihsan edilen İlâhî lütufları koyalım. Eğer bu sunulan ikram ve ihsanların ardındaki mânâyı, hakikati ve hikmeti anlayabilir, ona göre davranırsak, o fani ve geçici elmaslar yerini, bakî ve daimî elmaslara bırakacaklardır. İşte, her birisi paha biçilmez elmasları andıran nimetlere karşı yapılacak şükürle o nimet, bir nur, uhrevî bir meyve-i Cennet olur. Verdiği lezzetle, Cenâb-ı Hakkın iltifat-ı rahmetinin eseri olduğunu düşünmekle, büyük ve daimî bir lezzet ve zevk verir. Bu gibi mânevî lübleri, hülâsaları ve mânevî maddeleri ulvî makamlara gönderir. Maddî, tüflî (posa) ve kışrî, yani vazifesini bitiren maddeler aslına, yani anâsıra inkılâp etmeye gider.

Eğer şükredilmezse, o geçici lezzet, zeval ile yerini elem ve teessüfe bırakır. Kendisi dahi bir atık haline gelir. Elmas mahiyetindeki nimet, kömüre kalb olur. Şükürsüz nimet, en güzel bir suretten, çirkin bir surete döner. Çünkü, o gafile göre rızkın âkıbeti, geçici bir lezzetten sonra atılıp def’edilen bir özelliğe bürünür.

Bu verdiğimiz iki örnekten hareketle, yaşadığımız, gördüğümüz, gözlemlediğimiz, değer verdiğimiz veya vermediğimiz her şeyi yukarıdaki formüle uygulayabiliriz.

Uygulamalarımız bizi hem elimizdeki gafletten dolayı göremediğimiz, bilmediğimiz, farkına varamadığımız ve bütün bunlar yüzünden değer atfetmediğimiz nice elmasların varlığına götürecektir. O elmasları tanıdıkça gözümüzdeki değeri artacağı gibi, neticede değeri sınırsız elmaslara, maddî elmasların yanında kömürden bile değersiz kalacağı âhiret elmaslarına ulaşmamıza vesile olacaktır.

Dünya mezbelesinde elmas aramaya yetecek ne zamanımız, ne imkânımız var.

Elimizde tuttuğumuz sayısız elmasları zayi etmemek zamanı.

Aksi takdirde, Kaşıkçı Elmasını üç kaşığa satan adamdan daha gafil ve daha bahtsız olma akıbeti bizi beklemekte.

Veli Sırım
Zafer Dergisi

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: