bence…

hayata dair herşey…

Tüketim Çağında Estetik

Posted by bence Aralık 26, 2006

Murat Çetinkaya

Medeniyetlerin ve çağların zihnimizdeki imajları, onlar hakkındaki çağrışımlarımız çoğunlukla estetik kaygıların ürünü olan sanat eserleri ya da yine aynı kaygıların biçimlendirdiği, somut yaşama ait materyallerdir. İnsanlık tarihindeki devreler ve kadim uygarlıklar hakkındaki imgelemimiz estetik algılar üzerine yoğunlaşır. Mısır’ı piramitlerle, eski Yunan’ı tapınaklarıyla hatırlarız. Gündelik yaşama ait, ilk anda teknik bilginin sahasına bırakılmış görünen aletler bile üretildikleri devrin estetik yaklaşımından pay almaları sebebiyle neticede yine hakim estetik ideolojinin düşünülmesine yönlendirir bizleri. Medeniyetlerin edebiyattan müziğe, mimariden giyime kadar geride bıraktıklarının estetik ideolojinin yansımaları olması estetiğin toplumsal gerçekliğin yadsınamaz bir parçası olduğunun göstergesidir.

Estetiğe Dair

İstisnasız her toplumsal yapıda hayatı estetize etmeye yönelik gayretlerin olması estetiği Platon’dan Kant’a, Nietzsche’den Hegel’e pek çok düşünürün ilgi alanına çekmiş; estetik kavramı felsefenin ana temalarından biri haline gelmiştir. “Estetik algılar insana ve topluma içkin midir?”, “Estetik ile hakim söylem arasında nasıl bir ilişkiden söz edilebilir?” gibi soruların toplumun kurgulanmasında ve sosyal gerçekliğin oluşumunda ufuk açıcı yaklaşımları da beraberinde getireceği düşünülmüştür. Estetiğe dair analizlerde kimi zaman insan doğası kimi zaman da estetik ideolojinin toplumsal yapıdaki işlevi çıkış noktası kabul edilmiştir.

Estetik çabaların bahsettiğimiz egemenliği bu algıların insan doğasının bir parçası olup olmadığı sorusunu gündeme getirmektedir. Bu noktada sorun insan-varlık ilişkisine gelmektedir. Çünkü, beğenilerimiz eşya ile etkileşimimiz bağlamında anlam kazanmaktadır. Örneğin Lacan, insanın eşya ile ilişkisinde çocukluk yıllarındaki gelişim süreci üzerinde durur. Çocuk için ilk başlarda obje-süje ayrımı söz konusu değildir. Çocuk kendisini çevreden ayırt etmez. Özne bilinci tedricen oluşur.1 Daha sonra insan, dilin dünyasına dahil olur. Nesnelerin kavramlaştırılması ve adlandırma başlar. İç tutarlılığa sahip bir tanımlayıcılar kümesi dışa bakışta aracı olur. Bu aslında gerçeklikten kopuşun ya da kendinin ve şeylerin sınırını idrak etmenin ifadesidir. Estetik eylemlerde bu kopuşu telafi etmenin amaç edinildiği söylenebilir. İnsan, tecrübe ettiği sınırları kırmanın ve gerçekliği dönüştürmenin yolunu estetikte bulmaktadır. Bu açıdan estetik, insan doğasına içkin sayılabilir. İnsanın varlık planına çıkışına dair dini kaynaklar göz önünde bulundurulduğunda estetik çabaların insandaki mutlak güzele özlemin ifadesi sayılması mümkün. Belki de yitirilen Cenneti bu dünyada bir nebze de olsa hatırlamanın ve canlandırmanın yoludur bütün bunlar. Hayatı inceltmenin ve latif hale getirmenin yoludur.

Estetiği insan doğasını merkez alarak açıklayan bu ve benzeri yaklaşımların dışında meseleye estetiğin toplumdaki işlevi açısından bakan teoriler de var. Bu teorilerde temel kabul estetik ideolojinin her devrin ve sosyal yapının dayandığı, güç aldığı noktalardan birisi olduğudur. Tanımdan da anlaşılacağı üzere estetik, ideolojik bir karaktere sahiptir. Estetik ideoloji, bireylerin egemen söyleme yakalanmalarının yolunu açan ve bunun formunu oluşturan bir araçtır. Form ve içerik bizzat kendi içlerinde ve birbirleriyle etkileşimleri düşünülerek kavranabilir. Estetik ideoloji, egemen fikrin gündeliğe yansımasının ve fertlerin otoritenin temsil edildiği mekanizmalarla kurdukları ilişkinin çerçevesini çizer; altyapısını oluşturur. Yaşanan psikolojik bir süreçtir aynı zamanda. Yönetim aygıtlarının dayandığı egemenlik bir kere de sanat ve estetik yoluyla tanımlanır ve değişik seviyelerde yeniden üretilir. Althusser’e göre bu ideolojik bir mekanizmadır ve aslında mevcut eşitsizliklere karşı yanlış bir bilinçle eşitsizlikten arınmış bir dünya hayal edilmektedir. Özgürlüğün ve eşitliğin mutlak anlamda mümkün olmadığına dair ümitsizlik bu çabaların itici gücüdür.2 Marcuse da sanat yapıtının bir yanılsama olduğunu söylerken sanat yoluyla yerleşik düzenin güzel kılındığını belirtir. Düzenin devamlılığı ve istikrarı açısından estetiğe önemli bir rol düşmektedir. Marcuse bu yönüyle estetiğin baskıcı olduğuna dikkat çeker.3

Neticede ortaya çıkış sebebi ya da işlevi tartışmalı olsa da bir toplumda ya da çağda hakim olan estetik anlayışın o yapı/dönem hakkında önemli ipuçları taşıdığı iddia edilebilir. Acaba estetik bugünü anlamada bize neler söyleyebilir? Yaşadığımız çağda kapitalizmin etkisi dikkate alınırsa, bugünü kavramada estetik ideolojinin tüketim toplumunun argümanları arasında nasıl bir yer işgal ettiğine bakmak faydalı olacaktır.

Her medeniyeti belli eserlerle tanıyıp hatırladığımızı belirtmiştik. Acaba bu yüzyılı ileride insanlar ne ile anacaklar? Muhtemelen süpermarketler, bankalar ve devasa alışveriş merkezleriyle. Yani tüketim toplumunun modern tapınaklarıyla. Anlaşılan o ki tüketim, çağın nabzını tutuyor. Modern zamanların insanı “Düşünüyorum, öyleyse varım” iddiasıyla başlayan serüveninde “Tüketiyorum, öyleyse varım” noktasına ulaşmış görünüyor. Birbiri ardınca piyasaya sunulan mallar bir çırpıda tüketilirken, arz-talep dengesinde neyin neyi öncelediği tüketim hızı karşısında oldukça belirsizleşiyor. Gündemi takip zorlaşırken, revaçta olanın çok kısa bir zaman diliminde eskiyip kenara itildiğine şahit olunuyor. Modern çağın homo economicusu, sınırsız(!) ihtiyaçlarını gidermede tarihinin en şanslı ve bereketli devresini yaşıyor belki de. Ancak, diğer taraftan sonu gelmeyen bir koşuşturmanın içinde, tüketimin fasit dairesinde dolanıp durmaktan yılmış; bunun getirdiği doyumsuzluğun bunalttığı insanlarla ve bu insanların bilinç parçalanmalarının histerik hallerle kamusala yansıdığı bir dünya ile karşı karşıyayız. Tutunamayanlardan müteşekkil bir topluma dönüşüyoruz. İnsanlar artık dünyanın organik birer parçası değiller. Hızla akıp gidene tutunabilmelerinin, kendilerini yaşadıkları çevrenin bir parçası hissedebilmelerinin belki de tek yolu, aidiyetin simgesi, var olmanın ve varlığını kanıtlamanın şartı, tüketim. Böylesine değişken ve maddileşmiş bir ortamda güzele, iyiye, değişmeyene, değişmemesi gerekene dair fikirler oldukça önemsizleşmiş gibi. Acaba estetik kaygılar tüketim insanına ne ifade ediyor? Tüketimin bir estetiği var mı, yoksa estetik de artık sadece tüketilebilir bir meta mı?

Tüketim: Varım Diyebilmek İçin

Tüketim çağının gerçekleri, tüketimi ihtiyaçların giderilmesiyle sınırlayan ve onu sırf ekonomik faaliyetlerin türevi olarak tasarlayan klasik iktisat anlayışını büyük ölçüde yanlışlıyor. Öncelikle, fertlerin şeylerle ilişkisi, ihtiyaçların karşılanmasıyla sınırlanamayacak kadar karmaşık. Tüketilen şeylerin bazılarının (hatta belki de pek çoğunun) görünür bir fayda sağlamaktan uzak olduğu, ya da en azından kullanım yerleri ve biçimleri göz önünde bulundurulduğunda fayda mülahazasının arka planda kaldığı rahatlıkla söylenebilir. Henüz bir ürün piyasaya yeni sürülmüşken üreticileri ufak tefek de olsa düzeltmelerle onun daha gelişmiş(!) bir versiyonunu sunmaya iten saik sadece ihtiyaca dayalı talep olmasa gerek. Ayrıca, klasik iktisadi yaklaşım neden bazı şeyleri tüketirken diğerlerinden uzak durduğumuz konusunda da suskun. Bu anlamda tüketimi bir yaşam biçimi haline getiren günümüz toplumunu anlamada klasik iktisat teorisinin ötesinde, tüketimin sosyal kurgulanmasını esas alan, tüketimi sadece malların değil, aynı zamanda statülerin, ilişkilerin, anlam ve işaretlerin akışı olarak anlayan açıklamalar öne çıkıyor.

Tüketimin sosyal yaşamdaki rolü hakkında sosyal bilimler literatüründe özellikle 1950’lerden başlayarak pek çok kayda değer çalışma yapılmış durumda. Bunların yirminci yüzyılın ikinci yarısında yoğunlaşması tesadüf değil elbette. Üretim teknolojilerindeki gelişmeler, orta sınıfın yaşam standartlarındaki iyileşme ve uygulanan yeni tekniklerin yoğun üretime imkan sağlamasıyla birlikte kitle tüketimi hız kazandı. İşçilerin kapitalizmin işleyişine sadece emekleriyle değil tüketim kapasiteleriyle de katılmaları Fordist ekonominin temel hedeflerindendi. Çeşitli tüketim malları daha fazla sayıda üretiliyor; tüketim, bahsettiğimiz gelişmelerin etkisiyle geniş kitlelere yayılıyordu. Mesela otomotiv sektörü bunun en bariz yaşandığı sahalardan birisiydi. Artık Fordist pratikler sayesinde otomobil sınırlı sayıda zengin adamın lüks oyuncağı olmaktan çıkıp orta sınıf ailelerin hayatlarının bir parçası haline geldi. Sonuçta A.B.D.’de 1945’te iki milyon olan yıllık araba üretimi, artan (ya da arttırılan) taleple birlikte 1950’de, yani beş sene gibi kısa bir zamanda 40 milyona; 1951’de ise 51 milyona ulaştı. Tüketimi desteklemek maksadıyla bankalar kredi şartlarını kolaylaştırınca tüketici kredileri hacmi katlanarak arttı. 1950’de ilk kredi kartının piyasaya sunulması da bir dönüm noktası idi.4 Yaşanan değişim fark edilmeyecek gibi değildi. Bu dönüşümü (ki adına “tüketim çılgınlığı” da denmekteydi) açıklamayı hedefleyen çeşitli akademik çalışmalar birbirini takip etti.

Bu çalışmalardaki ortak temalardan birisi malların değerlerinin sosyal ilişkiler ağı içerisinde ve göreceli olarak kurulduğu fikri. Buna göre insanların mal edinmedeki amacı, toplumsal yaşamda belli ilişkiler tesis etmek ve anlaşılır bir dünya kurabilmektir. Örneğin, Baudrillard’a göre şeyleri doğal özellikleri sebebiyle, sırf kendileri oldukları için tüketmeyiz.5 Aslında tükettiğimiz, nesnelerin işaret ettikleri, yani sosyal anlamlarıdır. Mallar birer iletişim aracıdır. Ekonomik model fert düzeyinde takılıp kalmakta ve sosyal alanı göz ardı etmektedir. Eğer klasik ekonomik anlayışın sınırsız ihtiyaçlar tezi doğru olsaydı içsel olan ihtiyaçların değişmemesi ve genişlememesi gerekirdi. Oysa, bugünün insanının ihtiyaç kabul ettiği şeylerle bir asır öncesinin ihtiyaç kabulleri karşılaştırıldığında büyük farklar göze çarpmaktadır. Diğer taraftan, Bourdieu, benzer bir yaklaşımla, tüketim pratikleri ile sosyal sınıflar arası ilişkiye dikkat çekmektedir.6 Bourdieu’ya göre insanlar kendi statülerine belli tüketim kalıplarını, belli mallardan oluşan bir tüketim portföyünü uygun görürler. Bu anlamda, tüketim aslında sosyal yapı içerisinde nerede olduğunu göstermenin bir yolu olarak karşımıza çıkar. Tüketimin sosyal kurgulanmasıdır söz konusu olan. Aslında her varlığın, iddiasının farklı olma fikrini de içinde taşıdığı düşünülürse, tüketim var olmanın, varlığını kabul ettirmenin bir yoludur.

Farkı gösterebilmek, farklı olduğunu ispat edebilmek için bunun kamusala bir biçimde taşınması gerekir. Hele bugünün dünyasında. Yani birbirinden kopuk, birbirini tanımayan insan yığınları arasında seçilebilmek için tükettiklerinizle kendinizi ortaya koymanız lazım. Bu noktada sıra tüketimin yapısına; yani neyi, ne kadar ve nasıl tüketmek sorularına gelir. Bunlara cevabı, sosyal yapının konuşulmayan, sessiz anlaşması verir. Kısacası, üzerinde—belki herkesin olmasa da—çoğunluğun ittifak ettiği, bir yerlerde yazılı olmayan, hatta dile getirilmeyen belli normlar söz konusudur. Örneğin zenginseniz, herkesin tükettiğini tüketmemeniz, herkesin tüketemediğine yönelmeniz gerekir. Bulunduğunuz konuma uygun mallarda aranan özellikler nadirlik, erişim kısıtlılığı gibi ayırd edici, sizi öne çıkarıcı özellikler olacaktır. Aslında “sonradan görme” gibi ifadeler de sosyal statü ile tüketim kalıpları arasındaki uyumsuzluğun ifadesidir. Yani bu normlara uymamak, sahip olduğu kapitalin kendisini neye yönlendirdiğini kestirememek; sınıf basamaklarını aşmasına rağmen tüketim kalıplarında hala geriden seyretmek sosyal yaşamda ayıplanmanın, yerine göre de dışlanmanın sebebidir.

Bu noktada şunu da belirtmekte fayda var. Modern zamanlarda maddi zenginlik toplumsal statünün tek kaynağı olmaktan çıkmış durumdadır. Bourdieu’nun kapital anlayışına bu çerçevede değinmek faydalı olacaktır. Bourdieu’ya göre ekonomik ve kültürel olmak üzere iki tip kapitalden bahsedilebilir. Ekonomik kapital maddi varlığın türevi iken kültürel kapitalin oluşumunda esas etken eğitimdir.7 Modern ulus devletin kitlelere yaydığı eğitimden daha fazla pay almış olmak, ferdin kültürel kapitalinin çokluğuna da işaret eder. Eğitim, yüksek kültüre ve onun ayrılmaz parçası olan yüksek tüketime de imkan sağlar. Zevkler gitgide incelir. Okunan kitaplar, zaman geçirilen ortamlar hatta belki konuşurken seçilen kelimeler farklılaşır. Tüketim, sadece maddi ve görünür olanın sınırlarını aşan bir anlam kazanır.

Tüketimin sağladığı imkan sahasına rağmen, yaşadığımız dünyanın hızının farklı olmayı giderek zorlaştırdığını söyleyebiliriz. Her an değişen zevkler, medyadan akıp gelen imaj ve enformasyon seli insanları bir anda sıradan olma tehlikesi(!) ile yüz yüze getirmektedir. Nitekim, birçok malın daha ulaşılabilir olmaya başlaması; eğitimin, sanatın kitlelere daha açık hale gelmesi sonucu sınıflar arasındaki sınırlar giderek belirsizleşirken farkı fark ettirebilmek zorlaşmaktadır. Velhasılı kelam, seçkin olmak kolay değildir artık.

Tüketimin Estetiği ya da Estetiğin Tüketimi

Böylesine baş döndürücü bir hızla değişen dünyada güzele dair yargıların ve estetik kaygıların yerinin ne olabileceği düşünüldüğünde ilk bakışta, dünyanın gündeliğine, maddenin sınırlarına tıkanıp kalmış kitlelerin, bu yöndeki hislerinin ve düşünüş melekelerinin iptal edilmiş olduğu fikri doğuyor. Sanki bu kirli dünyada estetiğin adı bile bilinmezmiş gibi geliyor. Ancak, tam tersine, estetiğin tüketim toplumunun vazgeçilmez bir parçası olduğundan, estetik ile tüketim arasında çok önemli bir ilişkinin bulunduğundan ve bunun da tüketim toplumunun çarklarının işlemesinde önemli rol oynadığından bahsedebiliriz. Bu anlamda her toplumda olduğu gibi tüketim toplumunda da estetiğin önemli bir yeri var.

Reklamların göz alıcı dünyası tüketim-statü, tüketim-estetik ilişkilerini çözümlemede önemli veriler sağlayan bir alan. Mallara uygun görülen imajların çoğunlukla seçkin olma arzularına hitap ettiğini, tüketicinin gururunu okşadığını fark etmek mümkün. Özellikle ürünlerin yenilendiğine ve daha estetik hale getirildiğine, tüketicinin kültür seviyesini yansıtan asil zevklerine cevap verebilecek kıvama ulaştırıldığına dair mesajlar reklam yoluyla sunuluyor. Tüketime yapıştırılan bu estetik fikri aslında tüketimin estetize edilmesinden ziyade estetiğin tüketilmesi anlamına geliyor. Bu noktada anahtar bir kavram olarak dizayn kelimesini ele alabiliriz.8 Ürünlerde yapılan değişiklikler dizayn farklılıkları adı altında karşımıza çıkıyor. Mal demetlerinin aralıksız akışında dizayn, tüketicinin isteklerine hizmet eden bir kavram olarak sunuluyor. Ancak görünen o ki dizayn her zaman talebi karşılayıcı ve artistik olmuyor. Özellikle imajların oluşumu konusunda oldukça etkin olan belli merkezler, zevklerin de bir anlamda üretimini yönlendiriyor. Dizayn ile tüketiciye daha güzel ve farklı ürünler sunulduğu fikri veriliyor. Tüketimin kimlik inşasındaki rolünü bilen fertler bu yolla farklılıklarını kurabilmenin rahatlığını yaşıyorlar. İnce zevklere sahip, yüksek kültüre mensup insanlar olduklarını gösterme imkanına kavuşuyorlar. Bu bakımdan tüketime estetik katma iddiasındaki dizayn ile ürünler, kullanım değerlerinden çok farklı anlamlar yükleniyorlar. Bu da tüketim kültürünü, yeni malların tüketimini maddi ve profan olandan uzaklaşma ve estetik gibi kaygılara bağlamak suretiyle aslında destekleyip yeniden üretiyor.

Neticede ortaya paradoksal bir durumun çıktığı rahatlıkla fark edilebilir. Aslında özgürleşmenin yolu olarak sunulan estetize etme çabaları sonuçta özgürlüğü kısıtlayıcı bir hal alıyor. Sıradan olandan kurtulmaya çalışırken gitgide gündemi ve yeni ürünleri takip etme mecburiyeti doğuyor. Mesela sevilen ve güzel bulunan bir şeyi kullanmak onun artık sıradan olanlar arasına katılması ya da belki de herkes tarafından kullanılır hale gelmesi sebebiyle zorlaşıyor. Dolayısıyla ferdin seçme özgürlüğü kısıtlanıyor. Diğer taraftan, tüketimin böyle manipüle edilmesi çalışanların daha fazla tüketebilmek için emek piyasasında daha uzun süre kalmalarına da zemin hazırlıyor. Alım gücünü korumak ve arttırmak adeta zorunluluk oluyor. Tüketebilmek için çalışmak, kazandığını tekrar tüketime yönlendirmek, tükettikçe daha iyisine, daha güzeline yönelmek, iş piyasasına emek akışını sağlıyor.

Bu tespitlerden yola çıkarak tüketim çağında estetik ideolojinin önemli bir fonksiyonu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Estetik ideoloji kendisini en bariz biçimde metaların tüketiminde ortaya koymaktadır. Sistemin can damarı olan tüketimin devamlılığının sağlanmasında ürünlere atfedilen güzellik nosyonu özellikle kitle iletişim araçlarıyla zihinlere nakşediliyor. Güzel olana dair yaklaşımlar sistemin bütünlüğü içerisinde, bu bütünlüğün yeniden üretilmesine hizmet edici bir biçimde tanımlanıyor. Bu öylesine yaygın ki artık tüketim toplumunda yeni ve daha “güzel” mallar tüketme hedefi tek tek fertlerin ihtirasları ve inisiyatiflerinden çıkmış, neredeyse yapısal bir dayatma ve zorunluluk haline gelmiş/getirilmiş durumda. Yerleşik düzenin istikrarı buna bağlanmaktadır. Egemen söyleme insanların yakalanmaları da bu yolla olmakta ve bu yanılsama gerçeklerden kaçışın yolunu açmaktadır. Diğer taraftan, ulaşılamayan hedefin ardından koşma çabayı idealize etmeye ve hayatın merkezine yerleştirmeye yardım etmektedir. Banal ve bayağı olandan kaliteli ve zevkli olana doğru değişim ve gelgitler bu amansız takibe süreklilik kazandırmaktadır.

Kısacası, estetik anlayışın köksüzleştiğinden bahsetmek mümkün. Neyin, neden farklı/güzel vs. olduğuna dair sağlam temellerden, köklü bir felsefi yaklaşımdan kaynaklanan bakış yok. Sonunda ortaya çıkan şey de estetik tüketim değil, estetiğin tüketimi oluyor. Ya da belki de tüketim uğruna estetik kaygıların sömürülmesi. Estetik ideolojininin hakimiyetinin sınıfları ve sınırları aşan etkisi toplumun can damarı niteliğindeki tüketimle içiçe geçmiş durumda. Dizayn, moda, “in”ler, “out”lar beğenileri şekillendirirken devri imaj devri haline getiren mekanizma kendi kendisini giderek daha güçlü kılacak yapıyı son derece sağlam biçimde yerleştirmiş görünüyor.

Sonuç

Tüketim aslında insanı ihtiyaçların bağından kurtarıp özgürleştirmenin yoluyken bugünün dünyasında bizzat kendi içinde bir amaç ve hatta var olmanın ve sosyal yapıda varlığını kabul edilebilir kılmanın vazgeçilmez şartı haline gelmiş durumda. Bu yönüyle de oldukça kısıtlayıcı. Akışa kendinizi bırakırsanız herhangi bir problemle karşılaşmadan yolunuza devam edebilirsiniz. Çılgınca tüketen bir dünyada üzerinize düşen görevi layıkıyla yerine getirmek için doyumsuz insanlar kervanına katılabilirsiniz. Ancak, hemen belirtmek gerekir ki, bu duruma bakıp insanın isteklerinin ya da ihtiyaçlarının doyumsuz olduğunu iddia etmek ve problemi sadece bununla izah etmek resmin tamamını görebilmeyi engelleyici bir yaklaşım olacaktır. Tüketim ideolojisine inanmış insanın zihniyetini şekillendirici yapısal unsurları gözden kaçırmamak gerekir. Belki de meselenin en can alıcı noktası yapısal sınırlar ve sistemin işleyiş mekanizmalarında gizli. Tüketim ideolojisinin temellerini tüketim ve üretim arasındaki girift ilişkide aramak lazım. Aslında bir türlü doyurulamayan, tüketim insanın tek tek talepleri değil, mevcut dünya ekonomik sisteminin ihtiyaçlarıdır. Kapitalist dünya tüketime derinden bağlı ve bağımlıdır. Tüketim olmaksızın mevcut yapının korunup yeniden üretilmesi düşünülemez. İstekler bilinçli bir şekilde ihtiyaç olarak sunulmakta, böylelikle çarkları döndüren mekanizma ortaya çıkmaktadır. İşin kötü tarafı, gün geçtikçe bu çarka kendini kaptırmayan neredeyse hiçbir saha, hiç bir insan kalmazken; sistemin doğayı, insan duygularını ve sömürülebilecek her şeyi sömürerek yoluna devam ediyor olmasıdır.

Söz konusu yapı içinde estetik, düzenin güzel kılınması ve yeniden üretilmesi gibi hayati bir fonksiyona sahip. Tüketim çılgınlığı beğenilerin tatmini gibi görece masum bir sebebe bağlanırken aslında beğenilerin bizzat yapının çıkarları lehine şekillendirildiği gözden kaçırılmak isteniyor. Oysa tüketime tutturulan estetik fikri basit bir beğeni nosyonunun ötesinde ideolojik karakterli bir kavramlar kümesi olarak karşımıza çıkıyor. Estetik ideoloji, temsil ettiği sistemin önermeleriyle uyum halinde bir estetik anlayışını kitlelere yayarken, yaşadığımız çağın sağladığı iletişim imkanlarıyla hayata nüfuz ederken farklı sosyal sınıflardan, hatta farklı inanışlardan insan yığınlarını ortak bir estetik anlayışına yaklaştırmada ve beğenileri şekillendirmede belki de daha önce hiç olmadığı kadar başarılı bir grafik çiziyor.

Dipnotlar

1. Eagleton, Terry, The Ideology of Aesthetics, Basil Blackwell Publications, Oxford 1990, s. 87.

2. Kemal, Salim ve Ivan Gaskell, Explanation and Value in the Arts, Cambridge University Press, Cambridge 1993. s. 205-206.

3. Marcuse, Herbert, The Aesthetic Dimension, Beacon Press, Boston 1978.

4. Miles, Steven, Consumerism as a way of life, Sage Publications, Londra 1998, s. 8-9.

5. Baudrillard, Jean, Selected Writings, Polity Press, Cambridge 1988.

6. Bourdieu, Pierre, Distinction. A Social Critique of the Judgement of Taste, Routledge&Kegan Paul Publications, Londra 1984.

7. Bourdieu, Pierre, a.g.e.

8. Miles, Steven, a.g.e.

Köprü Dergisi

Bir Yanıt to “Tüketim Çağında Estetik”

  1. pınar said

    estetık zevk gunumuzde hala onemlı mı?acıl gerekıo

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: