bence…

hayata dair herşey…

Baş olmayı bırak, adam olmaya bak!

Posted by bence Mart 2, 2007

Bir zamanlar ‘muvaffakiyet’ diye bir sözcük kullanılırdı Türkçemizde. Nedense, şimdilerde pek iltifat görmüyor; zira eskimiş sayılıyor. Onun yerine ‘başarı’ veya “başarılı olmak” ifadeleri daha revaçta. Her fırsatta karşımıza çıkan ‘başarı’ sözcüğünün kısa bir zaman diliminde ‘muvaffakiyet’in veya “muvaffak olmak” tabirinin yerini alması aslâ bir tesadüf değil.

Zihinde değişmeler olunca, çaresiz dilde de değişmeler oluyor. Dünyaya, olaylara bakışımız, ister istemez kullandığımız ‘simge’leri de dönüştürüyor; öyle ki, ya eldekilerin içini boşaltıp onları yeni anlamlarla dolduruyor, ya da çok daha kullanışlı, elverişli yepyeni ‘simge’ler üretiyor.

Niçin ‘muvaffakiyet’ sözcüğünü ihmâl edip, yerine ‘başarı’ sözcüğünü ikame ettik dersiniz?

Sırf eskimiş olduğu için veya telâffuzu güç olduğundan mı?

Hayır! Bilâkis bu sözcük, kökü/kökeni itibariyle zihnimizle/zihniyetimizle uyuşmadığı için onu bir köşeye fırlattık. Eskiyen, gerçekte sözcüğün kendisi değil, ait olduğu dünya idi; ‘muvaffakiyet’in o dünyada işgal ettiği mevkî idi.

Dilerseniz, şu eski dostun, ‘muvaffakiyet’in anlam dairesine biraz yaklaşalım; yakınında başka hangi tanışlar varmış, göz ucuyla bir seyredelim.

Kökü: ‘vefk’. Hemen yanına ‘vifak’ı da ekleyelim, lâzım olacak çünkü.

Önce eski bir âşina: ‘tevafuk-muvafık’… Bir şeyin bir şeye muvafık olması (tevafuk), gerçekte onların birbirleriyle münasib/mütenasib olması demekti; iki şey birbirine denk gelirse, tesadüf ederse, birbirleriyle uyum içerisinde olursa, sonucun ‘muvafık’ olduğu söylenirdi. (‘Muvafakat’ı hatırlatmaya gerek var mı?)

Bir diğeri: ‘ittifak’… Bu sözcük de aynı kökten gelir; “anlaşma, uyuşma”, hatta ‘rastlantı’ demektir; ‘müttefik’ de pek tabii ki “ittifak eden”…

Eh, bir de ‘tevfik’ (“başarıya ermek” değil, “başarıya erdirmek”) tabiri vardı ki o dünyanın insanları, ellerindeki bütün gayret ve çabayı gösterdikten sonra, inançlarının gereği “tevfik Allah’tandır!” demeyi bir âdet ve itiyad hâline getirmişlerdi. Çünkü ‘tevfik’ ve ‘teveffuk’, kişinin kendi elinde değildi; gayret ve çaba tek başına yetmezdi; aksine bu bir nasip işiydi. Talibin nasibi varsa, yani taleb ettiği ile kendi arasında bir nisbet mevcutsa, vücuda gelirse, ancak o zaman, istediğinin olacağına, maksadına ulaşabileceğine inanırdı. Gayret, bu nisbeti meydana getiremezdi. Nisbeti olmadığı hâlde gayret edene “kifayetsiz muhteris” denirdi.

O insanlar nasiblerinin ne olduğunu, kendilerine münasib ve muvafık olanı gerçek anlamıyla bilemeyeceklerini bilirler, öyle inanırlardı. İyi bildikleri kötü, kötü bildikleri iyi çıkabilirdi. Tüm nisbetleri bilmek imkânsızdı. Bütünüyle nisbeti bilmek, her şeyi bilmekti.

Eskiler, bir şeyi isterler ve gayret edip, istedikleri şey ile aralarındaki nisbetin gerçekleşmesini umarlardı sadece. Onca gayretlerine rağmen, olmazsa, gerçekleşmezse, ‘nasip değilmiş!” derler ve kendilerini üzmezlerdi. Her işin bir sahibi vardı. Tevfik O’ndandı. Başarıya erdirmek O’nun elindeydi. Dilerse olurdu, dilemezse olmazdı. Nisbetlerin Rabbi, her şeye bir nisbet (isim) vermiş, kullarını bu nisbete riayet etmekle, o nisbete muvafık hareket etmekle mükellef kılmıştı. Kısacası, nisbetlerin (âlemlerin) Rabbi, her ismini, bir nisbet hâlinde kullarına birer “rabb-i has” (ayn-ı sabite) olmak üzere tayin etmiş; diğer nisbetleriyse, gayretleri nisbetinde lütuf ve ihsan edeceğini bildirmişti.

‘Muvaffakiyet’ demek, işte bu yüzden münasib olanın, yani nisbetin, tenasübün, münasebetin gerçekleşmesi (başarıya erdirilmek) demekti.

Peki ya başarı?

‘Başarı’ sözcüğünün geçmişi uzun değil, kadîm dünyayı terkedişimizle yaşıt. Köküyse ‘başarmak’tan, yani “baş’a erme”ye, “baş’a varma”ya, “baş olma”ya dayanıyor. Kısacası, ‘başarı’ demek, “baş’a çıkmak”, “baş’a tırmanmak” demek.

Ey talib! Başarılı olma isteğinden ötürü seni kınadığımı düşünüp sukût-ı hayâle uğradığını yazıyorsun. “Baş(arılı) olmaya değmez” dediğim için üzülmüşsün.

Niçin? Ermediğin bir ‘baş’a, çevrendekileri erdirmeyi bir marifet zannettiğin için.

Ey talib! Marifetin anahtarını, kaybettiğin yerde aramıyorsun; zira kendini aramıyorsun! Aradığın, sadece ‘başarı’nın, ‘baş’a ermenin, ‘baş’a çıkmanın, ‘baş’ olmanın anahtarı.

Peşinden koştuğun dünyanın senden yüzçevirmesinden yakınıyorsun. Peki ya yüzünü sana çevirirse, söyle bakalım, hâlin nice olur sanıyorsun?

Sen baş olmayı bırak, benim yaptığımı yap, önce adam olmaya çalış!

Dücane Cündioğlu

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: