bence…

hayata dair herşey…

Archive for the ‘hikayeler’ Category

Bir Sincabım vardı…

Posted by bence Ocak 4, 2007

Bir Sincabım vardı…

YAZ GÜNLERİ, Ermenek bağlarında, sincap peşinde koşardım. Arkadaşlarımla birlikte yakaladığımız büyük sincapların ehlileştirilmesi çok zor olduğu, henüz süt emen yavruların ise beslenmesi mümkün olmadığı için, biraz büyümüş ve ceviz yemeye başlamış bir yavru sincap edinmeyi çok istiyordum. Orta kısmın ikinci sınıfından üçüncü sınıfına geçtiğim yılın yaz mevsiminde böyle bir yavru elime geçti. Onu kısa zamanda kendime alıştırdım.

Ne var ki, okulların açılma zamanı gelip çatmıştı. Yavru sincabımı bırakıp gitmeye gönlüm razı olmadı, onu da yanımda götürmeye karar verdim. Sincap, yol boyunca pantolon cebimde uyuyarak, mola verilen yerlerde yiyip içerek, salimen Konya’ya ulaştı ve okuldaki dolabımın bir köşesine yerleşti.

Her şey çok iyi gidiyordu. Teneffüs zamanları, dolabımı açtığımda, sincap omzuma atlıyor, benimle lavaboya kadar gidip, avucumdan su içiyordu. Cevizim ise onun yiyip bitiremeyeceği kadar boldu. Zamanla okul arkadaşlarım da sincaba alışmaya ve onu sevmeye başladılar. Bahçede onunla oynuyor, onu koşturuyor, üstümüze tırmandırıyorduk. Yazının devamını oku »

Reklamlar

Posted in hikayeler | Leave a Comment »

Üç Gün Görebilseydim…

Posted by bence Aralık 26, 2006

Helen Keller

BAZEN kendi kendime, “Herkes senede bir iki gün de olsa görme ve işitme duygularından mahrum kalsa ne olur?” diye sorarım. O zaman insanlar sahip oldukları şeylere daha çok değer verirlerdi herhalde. Belki sessizlikte seslerin insana verdiği zevki daha iyi takdir ederlerdi.

Bazen tanıdıklarıma çevrelerinde neler gördüklerini soruyorum. Geçenlerde ormanda uzun bir gezintiden dönen arkadaşıma neler gördüğünü sormuştum. Bana verdiği cevap şu oldu:

“Görülecek önemli bir şey yoktu…”

Ormanda bir saat dolaşmak ve bu süre içinde kayda değer bir şey görememek acaba mümkün olabilir mi? Ben kör olmama rağmen, sadece dokunma duyum sayesinde çok şey hissediyorum. Bir yaprağa dokunduğum zaman onun şeklini anlıyorum. Baharda tabiatın kış uykusundan uyandığının ilk işareti olan bir gonca bulmak için parmaklarımı dalların üstünde gezdiriyorum. Bazen elimi yavaşça bir ağaca dayadığım zaman, bu ağacın bir dalında öten kuşun nasıl titrediğini hisseder gibi oluyorum. Yazının devamını oku »

Posted in dergilerim, hikayeler | 7 Comments »

kelebek anlayışı

Posted by bence Kasım 26, 2006

Bir sabah ofisime giderken, arabamı koyduğum garajda yaşadığım küçük bir olaydan harika bir ders aldım.

Garaj kapısını açınca, kanatlarını açmış, çırpınıp duran bir kelebekle karşılaştım. Dışarı çıkmaya çalışıyor, habire kapalı camlara çarpıp duruyordu.

Kelebeğin dışarı çıkmasına yardım etme düşüncesiyle, garaj kapısını iyice açtım. Ama bu, işe yaramadı. Tam aksine, garaj kapısının açılırken çıkardığı sesten ürken kelebek, daha yüksekten uçmaya başladı ve bir örümcek ağına dolandı. Bu kez, uzun saplı bir süpürgenin yardımıyla, onu ağdan kurtardım ve süpürgeyle dürterek dışarı çıkarmaya çalıştım. Gene olmadı. Yazının devamını oku »

Posted in hikayeler | 4 Comments »

Marangoz | Yaşanmış Bir Öykü

Posted by bence Kasım 19, 2006

Yılların marangozuydu. Saçlarını o küçük atölyesinde ağartmıştı. Eskisi kadar işi yoktu artık. Fabrika mamulü eşyalar piyasayı istila etmişti. El işi özel imalat meraklıları dışında kimse gelmiyordu dükkânına. Hani neredeyse birer sanat eseri olan masalar, sehpalar, kitaplıklar yapar, geçimini bununla sağlardı. En iyi tahtaları kullanır, görülmedik bir özenle çalışırdı.

Tahta mı gerekiyor, keresteciye mutlaka kendisi gider; ceviz, gürgen, çam cinsinden en iyi tahtaları bizzat seçip alırdı. Üzerlerinden en az bir yıl geçmedikçe bu tahtaları asla kullanmaz, kurumalarını beklerdi. Bu yüzden de yaptığı eserlerinde en küçük bir ayrılma, eğilme, bükülme olmazdı. İmal ederken pek az çivi kullanırdı, “Demir çivi eşyanın ömrünü kısaltır” derdi.

İşinde gayet titizdi. Az konuşur, sorulan sorulara kısa cevaplar verir, ücret konusunda hiç pazarlık etmezdi. Tanıyanlar bilirlerdi bu huyunu, tanımayan müşteri gelir de fiyata itiraz ederse, sözü uzatmaz, “Ben hakkımdan fazlasını istemem” der, pahalı geliyorsa başka bir marangoza gitmesini söylerdi. Sinirliydi biraz, bu huyunu bilir, kimseyle tartışmamaya çalışırdı. Yazının devamını oku »

Posted in hikayeler | 2 Comments »

Kaybedilenler

Posted by bence Ekim 6, 2006

Bir gün insan virgülü kaybetti; o zaman zor cümlelerden korkar oldu ve basit ifadeler kullanmaya başladı. Cümleleri basitleşince, düşünceleri de basitleşti.

Bir başka gün ise, ünlem işaretini kaybetti. Alçak bir sesle ve ses tonunu değiştirmeden konuşmaya başladı. Artık ne birşeye kızıyor, ne de birşeye seviniyordu. Üstelik, hiçbir şey onda en ufak bir heyecan uyandırmıyordu.

Bir süre sonra, soru işaretini kaybetti ve soru sormaz oldu. Hiçbir şey, ama hiçbir şey onu ilgilendirmiyordu… Ne kâinat, ne dünya, ne de kendisi umurundaydı.

Birkaç sene sonra iki nokta üstüste işaretini kaybetti ve davranış sebeplerini başkalarına açıklamaktan vazgeçti.

Ömrünün sonuna doğru elinde yalnız tırnak işaretleri kalmıştı. Kendine has tek düşüncesi yoktu, yalnız başkalarının düşüncelerini tekrarlıyordu.

Son noktaya geldiğinde, düşünmeyi ve okumayı unutmuş vaziyetteydi.

(A. Kanevski)

Posted in hikayeler | Leave a Comment »

Şikâyet

Posted by bence Eylül 29, 2006

İhtiyarın biri bir doktora gidip halini şikayet etti.

“Dimağım yorgun, aklım yerinde değil” dedi.

Doktor:

“Akıl zayıflığı ihtiyarlıktandır” dedi.

İhtiyar:

“Gözlerim de kararıyor” dedi.

Doktor:

“İhtiyarlıktandır” dedi.

İhtiyar:

“Sırtım dehşetli ağrıyor” dedi.

“Zavallı dostum, ihtiyarlıktan.”

“Ne yersem yiyeyim bana dokunuyor, hazmedemiyorum.”

“Mide zayıflığı da ihtiyarlıktandır.”

“Nefes alırken sıkıntı çekiyorum, nefes darlığım var.”

“Nefes darlığı da ihtiyarlığın eseridir. İhtiyarlayınca insanda ikiyüz türlü dert başlar.”

Bu cevaplar karşısında ihtiyar kızarak bağırdı:

“Bre adam! Allahu Teâlâ ‘Her derdin bir dermanı var’ dediği halde sen neden papağan gibi aynı şeyleri tekrarlayıp duruyorsun. Sende ne akıl var, ne de bilgi. Nereden gelip sana çattım!”

Doktor gülerek cevap verdi:

“Ey yaşı yetmiş, işi bitmiş dostum! Bu kızgınlık, bu hiddet de ihtiyarlıktandır.”

(Mevlânâ)

Posted in hikayeler | Leave a Comment »

Keşke sen de uyusaydın!

Posted by bence Eylül 29, 2006

Bir gece ibadet etmek niyetiyle, babamla birlikte geç vakte kadar oturmuştum. Bir ara pencereden dışarıya baktığımda, komşu evlerin karanlık olduğunu görerek:

“Baba” dedim. “Ne olurdu şu evdekiler de kalkıp iki rekat namaz kılsalardı. Ölü gibi yatıyorlar.”

Babam:

“Canım oğul,” diye cevap verdi. “Halkı çekiştireceğine, keşke sen de uyusaydın!”

Sâdi

Posted in hikayeler | 1 Comment »